Salı, Ekim 18, 2005

Mehmet Aycı / Yedi

Yediye andolsun.
Haftanın yedi gününden hangisini silmeye kalksam, takvim ya taş kesiliyor yahut kanatları büyülü bir kuş gibi uçup gidiyor avuçlarımdan. Böyle olduğu için her seferinde intiharın kıyısından dönüyor içimdeki çocuklar. Böyle olduğu için kızlar güzel, çiçekler rengarenk olmalı…
Yedi vagonlu bir trenin, son vagonunun son penceresinde, dünyayı gözyaşlarından seyreden bir genç kızın geride bıraktıkları sayıyla ölçülmeyecek şeylerdir; yediye de yetmişe de sığmaz; trene de…
Yedi kat yerlerin sancısı aşktandır; yedi kat göklerin coşkusu aşktan. Yedi kat gökle yedi kat yer arasında Tanrı ne yaratmışsa cümlesini aşktan yaratmış; aşk ile, aşk için yaratmış. Yanmayı ve arınmayı dünyada öğrenmesi için insanoğluna aşkın her halini bağışlamış; her dilini öğretmiş. Dilimiz, Tanrım, ne yangınlar taşıyor sözcüklerin perdeleri arkasında…Gözümüz perdeleniyor yedi kat; perdeler arasından bakıyoruz hayata; perde kalkınca düşüyoruz aşka… Bilseniz ne yedi beladır hayat da, aşk da…
“Mehlika Sultan’a âşık yedi genç/Gece şehrin kapısından çıktı; /Mehlika Sultan’a âşık yedi genç/Kara sevdâlı birer âşıktı.” diyor ya Yahya Kemal; bilmiyor o yedi gençten birinin ben olduğumu. Yedinin birincisi miyim, yoksa yedincisi miyim, onu ben de bilmiyorum. Dünya Mehlika Sultan oluyor, Mehlika Sultan dünya…
Yedinin kurbanıyım; kaç gündür rüyalarımda yedi köşeli zar atıyorum; hepsinde iki-bir geliyor; yeniliyorum. Bu ömür tavlasında/tarlasında yetiştirdiğim atların alevden soluğu ölümsüzlüğün kıyılarında buza kesiyor. Buza kesiliyorum; buz kesiyorum; buz yediriyorlar her nefes alışımda alev alev tutuşan ruhuma…
Çocukken, yedili bir rüya gördüm. Rüyamı Yusuf’tan önce kendim yorumladım. Yedi yıl gülümsemeyi, ellerlimdeki ürpermeyi, dudaklarımın duasını… az söylemek gerekirse yüreğimdeki başakları harman yüzü/gün yüzü göstermeden sakladım. Yedi yıl, siz deyin yedi yüz yıl sürdü bu bolluk; bu bereket. Yeryüzünün yüzü olgun elmalar gibi gülümsedi. Sonra yedi yıl, siz deyin yedi yüzyıl sürecek bir kıtlığın ilk günleri başladı. Şimdi biriktirdiğim, gönlümün ambarlarında özenle sakladığım o başakları harmana taşıyorum. Dövenim, koşulu atlarım, yabam, dirgenim, kalburum, ayıklamayı bilen rüzgar… tepeden tırnağa aşk! Tanrı’nın ruhuma bağışladığı ülkelerde yoksul yurt, yoksul oba bırakmadım. Yoksul kaldımsa bundandır; gönlümün zenginliği de bundan.
Şairim, yedi kubbeli hamamlar kuruyorum sözcüklerden, kurnaları nergisten, her kubbesine yediveren çiçekler nakşediyorum. Peri kızlarının, dünyanın her çiçeğinden koku taşıyan terinden pencereler açıyorum. Söz kirden arınıyor şairin taşlarına el sürdüğü hamamlarda.
Yine bir gün, gülden bir kase gördü çocuk rüyasında. Bu Yusuf’un yorumladığı rüyalardan farklıydı. O gülden kasenin üzerinde kırk haramiler kırk çiçeğe dönüyordu; yedi cüceler yedi ulu çınara. Sonra yedi başlı bir dev uzaklardan belirince, çocuk kasedeki tılsımlı sudan bir yudum içiyor bakışını değiştiriyordu. Çocuk bakışının değiştiğini anlamadan uyanıyordu uykusunda; rüyada yanıldığını sanıyordu ya da…
Her insan böyledir işte; yediden yetmişe kadar kişioğlu hep rüya görür, bakışı değişir, uyandığını sanır, değişen bakışına yeni kılıflar uydurur. Değişmez bir yanımız var; dalgınlık! Bir türlü uyanmıyoruz, yedi iklim dört bucaktan ölüm her rengiyle ülkemize/üzerimize saldırsa da…
Benim okuyucum bir tanedir diyor şair; o da sensin ey okuyucu… Sen de uyutulanlar içindesin; yedilerden birisin. Başka bir dünya çıkacak karşına birazdan; yazıdan uyandığında… Yedi koldan sarılacaksın; kuşatma var dışarda. Yedi koldan saracak seni günlük kaygılar şiirin ve o sonsuz tadın uzağında…

Pazar, Ekim 16, 2005

Prof. Dr. Naci Bostancı / Şiirler Sevdin

İlk karşılaştığın andan beri şiirleri sevdin, şiirler okuyup yazdın. İnsanlarla ilişkilerini şiir üzerinden kurdun, onları sevdikleri şiirler yüzünden sevdin, şairlerine bakarak yargıladın, mısraların gözlerinde yarattığı pırıltıları takip ederek onların kim olduklarını tayin ettin.
Mum ışıklarının loşluğunda bir kutsal ayinin sunağına koydun mısraları, sözlerin tükendiği vakitlerde şiire sardın sessizliği, söylemek istediklerini bir suç ortağı olarak şairlere söylettin. Cebinde hep bir şiir kitabın oldu, hayatın kaba gerçekliğine karşı şiire ricat ettin, otobüslerde, metrolarda, uzun yolculuklarda bir mısra okuyup, hayatını bir metafora dönüştüren yollara bıraktın var olmanın ağırlıklarını. Her mısraının ardına hayallerini kattın, dış dünyanın imgelerinden keyfe keder yaptığın kolajları kattın, kendi kelimelerini kardeş kıldın şairin söylediklerine.
“Son bakışta aşk,” “evlerin balkonundaki anneler ve çocuklar,” “dalları suya değen salkım söğüt,” “vitrinlere bakan yoksulların gözleri”... her imge bir şiirin bağlamında sırlarını ifşa ederek karşına çıktı. Hayal kırıklıklarının, kederlerin, hüzünlerin ardından kilit üstüne kilit vurarak içine çekildiğin vakitlerde şiir dayanma gücün oldu, yenilgilerden meydan okumaları sözlerin savaş naraları gibi patladığı şiirlerden çıkarttın. Artık bir daha kalkmamacasına yere düştüğün hallerde kalbindekini bilen mısraların elinden tuttun. Tanımsız vakitlerin, isim veremediğin arakesitlerin açıklamalarını bir şimşek parıldayışıyla yapan şiirlerle hemhal oldun, kimselerin yanında olmak istemediğin, kimselerin bir kelime bile etmelerine dayanamadığın, herkesten, her şeyden ve her yerden kendisine kaçtığın suskunlukları şiirlerle paylaştın.
İnsanlığın o uzun ırmağı
Şiir, insanlık denen o uzun ırmağın bir parçası olmanı sağladı. Farklı dillerin anlamlara ilişkin derin ayrılıklarını, birbirini hiç görmeyen, görmeyecek olanların ezeli kardeşliklerini açığa vuran şiirlerin duyarlılıklarıyla aştın. Hiç bilmediğin dillerdeki şiirlerin anlamını müziklerinden çıkarttın, çağrışımlara gömülmüş hikâyeler bir koçbaşı gibi kale kapılarını yıkıp, bütün duvarları yıkıp sana ulaşırken, yabancı olanın da aslında senin hikayen olduğunu gördün. Her şiir daha büyük bir şiire koştu ve her şiir siyasal sınırlara aldırmaksızın yerkürede dolaştı; bu yüzden, hangi dilde yazılırsa yazılsın Adem’in çocuklarına ait olan bu şiirler senin de şiirlerin oldu. İnsan işte böyleydi, belli olmuyordu hangi iklimlerde soluklanacağı. Eleğimsağmaların altından geçip, herkese kardeşlikten herkese uzak düştüğün halleri yaşadın. Bazen yabancı olan, hep aynı yatakta bir ırmak gibi akıp giden hayattı, bazen içine doğduğun dildi. Üstüne örtünü çektiğin bu demlerde her şey ürpertti seni, günün doğuşu, rüzgâr, birer leke gibi sağa sola dağılmış insanlar. Bazen hiçbir kelimeye sığamadın, hiçbir kelime karşılığı değildi yaşadıklarının, hiçbir kamus elinden tutmadı, yine de dil dışında elinde ne vardı ki; bu yüzden metaforların belirsizliğine bıraktın hal ehlinin anlaması için. Akşamları mısralarla karşıladın, dağlara, denizlere düşen günün son ışıklarının peşinden gittin, gece yarılarına yürüdün tek başına, içinden servi simin geçen şiirlerin sırrına servi siminin hüzünlü ışığında dokundun. Sen dokundun, başkalarının dokunuşuna dokundun. Ben dedin, çağrılmayan Yakub’um, / Biri olsun Yakup diye seslenmedi hiç / Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım... / ben, dedin, “gözlerine mil çekilmiş bir âmâ gibi evlerin gölgesi üstüne düşmüş kaldırımların emzirdiği çocuğum,” “fakirler hastanesinde komodinin üzerindeki kiraza baka baka ölen” kişiyim. Her şiirin mısraı içindeki ırmağa dökülen sulardı, sen, her mısraın içine dökülen sonsuz gri bir nehirdin, öylesine sarhoş ve kucaklayıcı, öylece sonsuzluğa dağıldın.
Şark’ın çocuğuydun
Sen toprağı şiirle karılmış bir medeniyetin, Şark’ın çocuğuydun. Konuşmadan ve yazmadan önce şiir söyleyenlerdendin. En cahilinin bile taşınamaz acı ve sevinçleri şiirle kardeşlerine üleştirdikleri bir dünyada payına hep şiir, hep acı ve sevinç düşenlerdendin. Kerpiç evlerin, dar sokakların, bozkırın sarı otlarıyla söyleşen rüzgârın, serçenin ve söğüdün içindeki şiiri damıtan bir mirasın sahibiydin. Soğuk kış gecelerinde pencerelerine kadar kara batmış kahvehanelerde çayın, tütünün, her biri bir şiir sfenksi gibi duran insanların arasında kendileri de bu uygarlıktan aldıklarını geri vermek için orada olan ozanları dinledin. Şiir neydi ki, ozanlar ne söylüyorsa sen onları içinin sonsuz aynalarında binlerce kez çoğalttın, binlerce kez dağıldın şiirlerin ve artık bir şiire dönüşmüş olan o hayatın içine.
Ya da Urfa’da, Diyarbakır’da kavurucu yaz gecelerinde damda yatan çocuk oldun, ekmek ve Fuzuli’nin beyitleri büyüttü seni. Ömür güzergahında, kapısını bad-ı sabadan gayri kimsenin çalmadığı kişi olarak her çaldığın kapı şiire sarınmış bir ses olarak döndü sana, kimsesizliğini şiir şiir azalttı.
Asılar öncesine ait kil tabletlerinin üzerindeki şiir, Hayyam’ın rubailerindeki elin tuttuğu testinin de bir zamanlar testi tutan bir el olması gibi onlardan sana bir emanet olarak verilen duyarlılıklardı ve sen onları en olmaz vakitlerin içinden, yeniden ve yeniden doğurarak gelecektekilere iletmekle mükelleftin. Şiir, bu dünyayı yerin altındakilerle birlikte kucakladığın bütün bir varoluş hikâyesinin can alıcı anlatımıydı. Sessizliğe çekilmiş ruhların bir zamanlar güne ve geceye ifşa ettiklerine, aynı günün ve gecenin ışığında kendi hayat soluğunla can verdin. Hayat ve zaman şiirler üzerinden tıpkı seyyareler gibi kendilerinin ve evrenin ekseninde dönüp durdu.
Bir yanın bereketin suları Nil’le yıkanırken diğer yanın Mezopotamya’nın kadim uygarlıklarındaydı. Şark’ın şiirleri üzerinden bir Keldani çobanı olup soğuk çöl gecelerinin en parlak yıldızlarını seyrettin, dilin en parlak kelimeleriyle yıldızlara dipnot düştün, kader çizgini gökyüzünün işaretlerinde arayacak kadar evreni kuşatan bir şairane kalbin sahibiydin. Vahalarda kum fırtınasına karşı kapandığın çadırlarda, yeryüzünde insan olmadan, hayat olmadan önce, milyonlarca yıl önce her nasılsa öyle olan tabiatın dilindeki şiiri çekip aldın ve sonra üstüne ateşin yalımı düşen gölgeli yüzlere karşı, çölün dingin gecelerine karşı okudun.
Sen, kutsal kitapların dahi şiir diliyle müminlerinin kalbine indiği Şark’ın çocuğuydun.
Şiire, aşka, ölüme inanıyorum
“Sen çarsın, yalnız yaşa, kendi özgür yolunda git...” diyen şair de, “Hayat, büyük ve aptalca bir şaka” diyen, 27 yaşında düelloda ölen şair de dünyanı kurduğun sözlerin sahipleriydi. “Çatıları örtmek için kamışlar kesildi / Unutulmuş otların üstüne / Sessizce düşen karlar”, ya da “Kuytu bir göl / Bir kurbağa zıplayıp daldı / Sessizlikte fısıltılar”, haikuların en yalın ihtişamını sundu sana. Sessiz karlar, dedin, evet, unutulmuş otların üstüne, evet, sabaha kadar sessiz kar yağışını izlediğin pencerenin önünde başka ne diyebilirdin ki? Hikâyeyi yanlış yaşadığını düşünüp ortasından senaryoyu değiştirmeye kalktığın zamanlarda şair seslendi sana: “Nereye gitsen aynı kente döneceksin.” Kendini kadere teslim ederken sana, kederli zamanlarda ekmek gibi, su gibi ihtiyaç duyduğun o dostluk bağlarını kurmanın diyeti olarak hikâyelerini mahrem bir ses tonuyla karşındakine fısıldamak kaldı. Böyle zamanların ne söylesen şiire dönüştüğü zamanlar olduğunu biliyordun. “Şiire, aşka, ölüme inanıyorum, dedi, / işte bu yüzden ölümsüzlüğe inanıyorum. / Bir dize yazıyorum. / dünyayı yazıyorum; ben varım, dünya var.” diyen şairle birlikte ben de varım dedin, ülkelerimiz farklı inançlarımız aynı, dedin, şiirin, aşkın ve ölümün üzerinden onun gibi dünyayı kucakladın. “Ümit ve korkudan kurtulan bizler / Kısa teşekkürlerle şükranlarımızı sunarız / diyen şair, Ki hiçbir hayat ebediyen yaşanmaz / Ölüler dirilmezler / en yorgun nehirler bile bir yerde denizle birleşirler. / ile şiirini sonlandırırken, onun, asırlar öncesinden “Canlar çekilüb Hazreti Mevla’ya giderler / Cuylar gibi kim canibi deryaya giderler / Defnolur ise ziri zemine ne gam ebdan / Ervah ki hele onlar alemi balaya giderler. / diyen şairle, asırlara ve kıtalara rağmen nasıl kardeş olabildiklerini keşfettin. Artık sen de deryaya uzanan nehirlerin kardeşliğinde o mısraların yatağında akıyordun.
Şiirin bütün coğrafyalarını, ülkelerini, alçak, rezil, günahkâr, âşık, kahraman, faziletli insanların, en eski devirlerden beri o canım insanların yüreklerindekini geçip, kardeşlikleri geçip kendine döndün. İnsan işte böyledir, bazen bütün köprüleri atmış olarak kendine döner. Hayatın, kendi hayatının pasını önüne koyup yaşanmışlıklar üzerinden bir kez daha geçer, bir kez daha, bir kez daha... Geçmişin içindeki şiiri bir odada tek başına ve içinin sessizliğinde yeniden yaşar, paylaşılmaz olanın kaçınılmaz mahremiyetinde yaşar. Bir gün başkalarına söz etmek gerektiğinde... Bak der, şair ne yazmış... Kendisi yerine benzerini sunar suretlerin değiş tokuş edildiği bu pazar meydanında.

Durmuş Hocaoğlu / Kurtlar'a, köpeklere ve tasmalara dâir

Bu gün uygun görürseniz, size bir Kurt—Köpek hikâyesi anlatacağım.
Efendim; menşei Beydaba’nın Kelîle ve Dimne’sine kadar dayanan bu klasik animasyona göre, bir köpeğe rastlayan bir kurt, onu şaşkınlıkla süzdükten sonra, “selâmün aleyküm birâder” der, “sen bana pek ziyâdece benziyorsun; bu ne iş?”. Kurt’a biraz yukarıdan bakan köpek, ne derin bir müktesebâta sâhip olduğunu göstermek istercesine, “senin haberin yok mu”, der, “biz akrabayız”. Bu kurbiyet ve sıhriyet meselesini pek kavrayamamakla berâber bir yakınını görmekle neş’eyâb olan saf Kurt, hal—hâtır sual ederek sohbet faslını başlatır ve muhabbetin demli bir ânında bu bilgiç akrabasını dikkatle süzerek, “mâşaallah” der, “tüylerin de pek parlak”. Köpeğin cevabı çok bilgece ve hattâ biraz ukalâcadır: “Efendimin” sâyesinde”. Vokabülerisinde “Efendi” kelimesi bulunmayan saf Kurt’un zihni biraz karışır; ama hem bir yandan henüz yeni keşfetmiş olduğu bu yeni akrabası nezdinde cehâletinin pek belli olmamasını istemekten ve hem de azîz dostunu istintak ediyor gibi görünmekten hazer ediyor olsa gerek üzerinde durmaz ve karşısındakini biraz daha süzünce devam eder: “Vallahi yine mâşaallah! Etin—budun da yerinde; öyle anlaşılıyor ki karnın tok, sırtın pek; benim gibi kemik torbası değilsin!” Köpeğin cevabı şaşırtıcı bir şekilde aynıdır: “Efendimin sâyesinde”.


Gel de hayret denizine düşme! “Yâhû birâder!” der Kurt, “bu Efendi dediğin de nedir ki?”. Ukalâlık katsayısı iyice yükselen köpek burnunu dikerek karşısındaki câhil—i kübrâya ders verircesine hulâsaten anlatır: “Bak, birâder; bunlar senin anlayabileceğin şeyler değil, ama yine de akrabamsın, seni kırmayayım. Efendim, ‘insan’ denen bir yaratıktır; beni eğiten, bilgilendiren O’dur; O, benim her ihtiyâcımı karşılayandır; bana sıcacık bir kulübe vererek siz câhil ve eğitimsiz aç kurtlar gibi kışın soğuğunda titremekten bîzar olmaktan, karnımı doyurarak açlıktan kıvranmaktan halâs edendir”. Hayretlere gark olan Kurt, sesini mümkün—mertebe latîfleştirmeye gayret ederek, “acaba bana da birşeyler yapar mı bu Efendi?” diye, akrabasına “Efendi” nezdinde şefâatçi olmasını ricâ eder. Ukalâlığı zirveye fırlayan köpek kibirden iyice burnunu dip kasım—kasım kasılarak “bir gidelim bakalım” der; “Efendim’in nezdinde îtibârım vardır; seni zât—ı vâlâlarına takdîm edeyim; gözü tutarsa bu iş tamam sayılır”.Sevinçten etekleri zil çalan Kurt, bu hamiyyetperver akrabasına tâdâdı gayri mümkün şükranlarda bulunarak arkasına takılır ve Efendi’ye doğru yola koyulur....... derken; ah!

Ah keşke hiç görmeseydi o izi!

Köpeğin arkası sıra sevinç içinde seğirte—seğirte koşan Kurt, arkadan bakınca bu bilgiç akrabasının besili ensesinde bir iz görür ve yine safça sorar: “Birâder; o iz nedir? Yoksa sana birisi mi sataştı? Söyle, hemen hesabını sorayım!”. İşte bu anda köpeğin zirveye tırmanmış olan ukalâlığı “serbest düşme” icrâ eden kurşun bir gülle gibi inişe geçmeye başlamıştır; başını eğerek, titrek ve utangaç bir sesle “hayır”, der “kimse sataşmadı”. “Peki öyleyse?” der Kurt. Köpeğin sesi iyice duyulmaz hâle gelmiştir: “Pek mühim değil, ama sordun söylerim: O, ‘tasma’ izidir”. Kurt’un şaşkınlığı artar; çünkü onun vokabülerisinde nasıl ki “Efendi” diye bir kelime yoksa “Tasma” diye bir kelime de yoktur; yoktur, amma, câhil Kurt, iğfal edilmemiş saf irfânıyla, naif sezgisiyle aymaya başlamıştır; “Ne demek ulan tasma” der ve gerçek bir kurt olarak, sivri kulaklarını dikip dişlerini göstererek, irâde çökerten, kamçı şaklaması gibi soğuk ve keskin bir sesle emreder: “Burada dur ve şu işi bana baştan ve tam olarak anlat!”.

Artık bu raddeden îtibâren, suya düşmüş bir sıçan yavrusu kadar âcizleşen köpek, titrek bir sesle, bütün mâcerayı anlatır. “Efendi dediğim insan vâkıa bana herşeyimi verir; verir amma, bunun bir bedeli vardır; işte bu bedel, şu izini gördüğün tasmadır; Efendim, tasmayı boynuma takar ve benim sâdece O’nun irâde ve isteğine râm olmamı sağlar. Ben Efendim’in emrinin dışına çıkamam; O ne derse onu yaparım; ben sâdece O’nun için yaşarım; O kime havlamamı emrederse ben ona havlarım; O kimi paralamamı emrederse ben onu paralarım; benim Efendim...”.

“Kes, alçak!”, diye emreder Kurt; artık biraz önceki saf Kurt gitmiş, başı dik, büyümüş, devleşmiş, Hürriyet’in timsali olan gerçek Kurt gelmiştir; köpeğe, tahkîr eden bir nazarla yukarıdan bakarak mütehakkîmâne bir şekilde emrini tekrarlar: “Kes! Mîdemi bulandırdın! Demek ki, senin parlak tüylerinin, tok karnının, pek sırtının, sıcacık yuvanın faturası bu: Hürriyetsizlik! Ve sen de utanmadan bu faturayı seve—seve ödüyorsun. Alçaklığın şeddeleniyor bre nâmert!”. Şimdi filozofluk sırası O’na gelmiştir: “Dinle beni, alçak it” der; “şimdi hâtırlamaya başladım. Bizim Büyük Bilge Kurt dedemiz şunu söylerdi: Birgün, seninle akraba olduğunu iddia eden ‘köpek’ nâm bir alçak yaratık ile karşılaşırsan, şu iki şeyi asla unutma: Bir: Köpekler bizim gerçek akrabamız değildir; çünkü onlar ‘bizden gelme’ değil ‘bizden azma’dır. Zira, “köpek”, hılkaten mevcut olan değil, köpeklerin “Efendi” tesmiye ettiği insan denen yaratığın eğitip hürriyetsizleştirerek soysuzlaştırdığı Kurt’tur. Yâni, evlâdım, Kurtlar, bi’l—irâde hürriyetlerini kaybederse köpek olur! İki: Hürriyet’in ve dahi Kurt’un en büyük düşmanı da, bu soysuz akrabası olan köpektir.”

... ve Hürriyet’in timsâli bu soylu yaratık, tiksinti dolu nazarlarını köpeğe çevirerek son darbeyi indirir: “Dinle beni! Eğer ki karnım böyle doyacak, tüylerim böyle parlayacaksa, asla istemem! Açlıktan ölen, soğuktan donan, ama hür başı kaya gibi dimdik duran bir Kurt olmayı, senin gibi, hürriyetini satmış alçak bir it olma ile asla değişmem! Ben yine dağa çıkıyorum; Hürriyet’i solumak için! Sen de git efendin için havla! Cehenneme kadar yolun var!”

* * *
Kısadan hisse? Gelecek sayıda onu görelim. Bu arada hep birlikte Avrupa Birliği üzerine tefekkür edelim.

Beşir Ayvazoğlu / Ülkücüler

Şu günlerde kırklı yaşlarını yaşıyorlar, fakat yakından bakarsanız çoğunun bir asır yaşamışcasına yorgun olduğunu gözlerinden okuyabilirsiniz.
Bazıları siyaset arenasında çeşitli partilere dağılmış olarak mücadelesine devam ediyor. Bazılarıyla bürokrat veya önemli başarılara imza atmış iş adamları olarak karşılaşmak mümkün. Basın dünyasında şöhret kazananlar da var, üniversitelerde akademik kariyer yapanlar da.


Yeraltının karanlık dehlizlerinde serseri mayın gibi dolaşan babalar mabalar mı istersiniz, devlet sevgileri ve misyon vehimleri okşanarak çeşitli işlerde hoyratça kullanılan, bu arada istihbarat teşkilatlarının oyuncağı haline gelenler mi? Herşeyden ellerini eteklerini çekip sıradan insanlar olarak hadiseleri uzaktan buğulu gözlerle ve yüreklerinde derin acılar hissederek seyredenler de var. Birçoğu yıllarca hapishanelerde yatıp inanılmaz işkenceler görmüş, hatta idamdan paçayı kılpayı sıyırmışlardır; kimi çatışmaların kimi de işkencelerin izlerini ya vücutlarında, yahut kalplerinde ve beyinlerinde mezara kadar taşıyacaklardır.Fakat inanır mısınız, sahteleri (ki onlar 1970’lerin keşmekeşinde parsa toplamak için harekete katılmış psikopatlardır) dışında, hemen hepsi "ülkücü" kimliğini benimsedikleri günlerdeki heyecanı yüreklerinin derin köşelerinde hâlâ muhafaza ederek ülkelerine hizmet etmeye çalışan gerçek idealistlerdir. Kıyasıya bir nefis muhasebesinden geçmiş, bir zamanlar fena halde aldatıldığını ve kullanıldığını anladığı için yaralı ve muğber bir nesil. Evet 1980 öncesinin ülkücülerinden söz ediyorum, her devirde günah tekesine çevrilen ülkücülerden.

Onların tamamı Türk veya kendilerini Türk hisseden, fakir veya orta halli, muhafazakâr, genellikle Demokrat Parti’ye ve onun devamı olan Adalet Partisi’ne oy veren ailelerin çocuklarıydı; ilk ciddi çatışmayı gittikleri okullarda kendilerine aşılanmak istenen değerlerle evlerinde edindikleri değerler arasındaki farklılık yüzünden yaşadılar. Mesela evde Âdem peygamber, okulda Darwin’in teorisi öğretilirdi, evde büyüklerin Ulu Hakan diye saygıyla söz ettikleri Sultan Abdülhamid, okulda Kızıl Sultan’dı; evde imkân, okulda olanaktı. Hatta bazı öğretmenler annelerinin babalarının namazlarıyla alay eder, açıkça sosyalizm ve ateizm propagandası yaparlardı. Bu yüzden öğretmeniyle tartıştıktan sonra ister istemez kendini kendisi gibi düşünenlerin teşkil ettiği grup içinde bulup ertesi gün de soluğu Ülkü Ocağı’nda alan çok insan bilirim.

Onların da etkilendikleri, millî ve manevî değerlerden, komünizm tehlikesinden, esir Türklerden ve yirmi birinci asrın Türk asrı olacağından söz eden, hafiften kabadayı tavırlı öğretmenleri vardı. Solcu öğretmenlerin etrafında genellikle burjuvazi ve bürokrasinin çocukları kümelenirdi. Yoksul veya orta halli ailelerin çocukları "sağ"da, maddî hiç bir sıkıntı yaşamayan şehirli seçkinlerin çocukları ise tuhaf bir şekilde "sol"da yer alırlardı.

Aslına bakılırsa çatışmanın arkasında, 1950’den sonra birden büyük bir hız kazanan ekonomik ve sosyo—kültürel değişmenin sancıları vardı. Özellikle büyük şehirlere akarak varoşlardaki gecekondu semtlerinde tutunmaya çalışan insanlar bu sancıları iliklerine kadar hissediyorlardı; açıkçası varoşlarda her türlü siyasî tahrik ve telkine son derece uygun şartlar oluşmuştu. Soğuk savaşın da aynı yıllarda doruk noktasına ulaşmış olması, buna ve 1961 Anayasası’nın getirdiği geniş hareket serbestisine bağlı olarak sosyalizmin kazandığı ivme, öte yandan solcuların Sovyetler Birliği tarafından beslenip kontrol edildiğine dair derin şüphe, üzerine bir de öğrenci olayları eklenince, halkın geleneksel "Moskof" düşmanlığıyla birleşerek çatışmanın psikolojik zeminini hazırladı. Siyasî konjonktürün palazlandırdığı sol sadece öğrenci hareketleriyle değil, asıl kitlenin değerlerini acımasızca hırpaladığı sineması, tiyatrosu ve edebiyatıyla da gündemi elinde tutarak baskısını açık bir biçimde hissettiriyor, iletişim araçlarını bu yolda doğrusu çok iyi kullanıyordu. Tam o sıralarda Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne giren Alparslan Türkeş ve arkadaşları sola karşı özellikle üniversite gençliğine yönelik teşkilatlanma faaliyetlerine başlamış, Milliyetçi—Toplumcu Yüksek Tahsil Talebe derneklerini kurmuşlardı.

Ne var ki Demokrat Parti’yi askerî bir darbeyle iktidardan uzaklaştıran kadronun içinde yer almış, üstelik Nihal Atsız çizgisinde kuru bir Türkçülüğü savunan eski subayların yönettiği bir partinin geniş halk kitlelerine ulaşması imkânsızdı. Bunun için 1969 yılında Adana’da yapılan kongre, aynı zamanda CKMP içinde Nihal Atsız Türkçülüğünü savunanlarla İslam’a daha yakın bir milliyetçiliği savunanların hesaplaşması şeklinde cereyan etmiş, sonuçta, Osmanlı üç hilalini benimseyenler, diğerlerini tasfiye ederek partinin adını Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirmişlerdi. CKMP güdümündeki Milliyetçi Toplumcu Yüksek Tahsil derneklerinin adı da nasyonal sosyalizmi çağrıştırdığı için kısa bir süre sonra terkedilecekti. Artık Ülkü Ocakları vardı ve Serdengeçti’nin deyişiyle biz "Tanrıdağı kadar Türk, Hira dağı kadar müslüman"dık.

Ve otoritesi tartışılamayan Alparslan Türkeş yönetimindeki MHP ile Ülkü Ocakları, köylerden büyük şehirlerin varoşlarına kadar uzanan geniş bir alanda propaganda ve teşkilatlanma faaliyetine girişerek ekonomik ve sosyo—kültürel değişmenin tabii sonucu olan tepkiyi ve memnuniyetsizliği büyük ölçüde antikomünizm etrafında yönlendirmeyi başardı. Tepki ve taleplerini MHP’nin ve Ülkü Ocakları’nın şemsiyesi altında ifade eden gençliğin psikolojisi, aslında pek incelenmemiştir.

Ülkücülüğü Başbuğ Türkeş’in güçlü otoritesine hayran olarak benimseyenler de vardı, solcu gençlerin uzun saçlarına, favorilerine ve modern kızların mini eteklerine kızarak benimseyenler de. Kısacası modernleşmeye karşı geleneğin kültür kodlarına bağlı tabanın duyduğu şiddetli tepki çeşitli şekillerde ifadesini bularak kolayca MHP’de ve ülkücü harekette yerini alabiliyordu.

Ülkücülerin kültür kaynakları arasında, Türkçülüğün fikir cephesini yapanlar kadar, İslamcılar da vardı; yaşarken uzlaşamamış bazı şahsiyetler, mesela Ziya Gökalp ile Mehmed Âkif, Nihal Atsız ile Necip Fazıl, ülkücü bir gencin kafasında rahatlıkla uzlaşabiliyordu. Birçok gencin Türkçü, daha sonra ülkücü olmasında, Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü ve onun devamı olan Bozkurtlar Diriliyor adlı romanlarının rolü çok önemlidir. Belli bir yaş döneminde gerçekten etkileyici olan bu romanlarda, Göktürkler’in bağımsızlıklarını yitirerek Çin’in boyunduruğuna girmeleri, Kürşad’ın kırk arkadaşıyla giriştiği ihtilâl ve nihayet bağımsızlığın yeniden kazanılışı anlatılır. Atsız’ın bu romanlarında çizdiği Türk tipi, ülkücü tipinin oluşmasında etkili olmuştu. Bu romanları okuyanların gözlerinde, yiğitliği ve kahramanlığı hayatının tek gayesi haline getirmiş, yaşamak deyince savaşmayı anlayan, hile hud’a bilmez, arkadan vurmaz, hürriyetine düşkün, dağları ve bozkırları şehir hayatına tercih eden insanlardan oluşmuş göçebe bir kavim canlanırdı. Bozkurt sembolü, aşağı doğru sarkan bıyıklar ve abartılı erkek tavırlarının kaynağı bu romanlardı. Her ülkücü Kürşad’ın kırkıncı yiğidiydi! Malazgirt’te Alparslan’la, İstanbul önlerinde Fatih’le, Çaldıran’da Yavuz’la, Mohaç’ta, Zigetvar’da Kanunî ile zaferler kazanır, çöküş devirlerinden nefret ederlerdi. Yirmi birinci asrın Türk asrı olacağına yürekten inanmışlardı. Hepsi saftı, delikanlıydı.

İdeolojik mücadelenin doruk noktasına ulaştığı yıllarda, Atsız’ın romanları, Kurt Karaca’nın Milliyetçi Türkiye’si ve Alparslan Türkeş’in Dokuz Işık’ıyla (bunlar "doktrin" kitaplarıydı) yetinmeyerek "dâvâ"sını en iyi şekilde savunabilmek için daha fazla bilgiye ihtiyaç hisseden ülkücülerin okuyabilecekleri kitapların pek fazla olduğu söylenemezdi. Daha çok komünizm, siyonizm ve masonluk aleyhindeki kitaplar okunur, Kızıl Zindanlar, Sağ—Sol Kavgası, Bir Nesli Nasıl Mahvettiler ve Kara Kitap gibi bilgilendirmekten çok bileyen kitaplar elden ele dolaşırdı.

Kültürlü bir ülkücünün kitaplığında, meal, tefsir, hadis ve ilmihal gibi temel dinî kaynaklardan başka, Gökalp’in Türkçülüğün Esaslarıyla Âkif’in Safahat’ı, İsmail Hami Danişmend, Necip Fazıl, Peyami Safa, Osman Yüksel Serdengeçti, Erol Güngör, Cevat Rifat Atilhan ve Seyyid Ahmed Arvasi gibi yazarların kitapları mutlaka bulunurdu. Millî Eğitim Bakanlığı’nın 1969 yılında yayımlamaya başladığı, genel okuyucunun Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi edebiyatımızın önemli isimlerine ulaşmasını sağlayan, hepsi "temel" olmasa da, çok sayıda önemli kitabın yer aldığı 1000 Temel Eser dizisi ise ülkücünün kitaplığını ve ufkunu bir hayli genişletmişti.

Yine 1969 yılında yayımlanan bir kitap ülkücülerin tarihe ve Türk—İslâm medeniyetine bakışında önemli bir değişime yol açtı: Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi.. Selçuklu tarihi sahasında dünya çapında bir uzman olan Prof.Dr. Osman Turan’ın diğer eserlerine nazaran epeyce pragmatik olan bu kitabındaki tezi, adından ve ‘Türk Dünya Nizamının Millî, İslamî ve İnsanî Esasları’ şeklindeki alt başlığından açıkça anlaşılmaktadır. Bu kitabı okuyan ülkücü gençler, misyonlarının birden dünya çapında genişlediğini görüyor, Türk tarihinden kaynaklanacak bir milliyetçiliğin insanî boyutlar taşıması gerektiğini düşünmeye başlıyorlardı.

Fakat çoğunun uzun boylu okuyup düşünmeye vakti ve sabrı yoktu; çünkü birileri de düğmeye basmış, sokakta akıl almaz bir cinnet yaşanmaya başlamıştı. "Devlet elden gidiyordu!" Onlar ki, her biri bir devlet mistiğiydi, "fena fi’d—devle" olmuşlardı. Ülkelerine "sevdalı değil, kara sevdalı"ydılar. Türkiye’nin ve Türklüğün düşmanları olduğuna inandırabilirseniz dağlara bile kafa tutabilirlerdi. Sonunda uğruna savaştıkları devlet tarafından tepelendiler. Olsundu, devletti o, hem severdi, hem döverdi; lütfu da hoştu, kahrı da hoş. Ezildiler, ufalandılar, aşağılandılar. Yine de "devlet" görev’e çağırınca her şeyi unutup koşacaklardı.

1970’lerde kırdırılan bu nesil, Cumhuriyet tarihinin Türkiye’yi yeni ufuklara taşıyabilecek en "ülkücü" ve enerjik nesliydi, yazık oldu.

Bilseniz, ne çocuklardı onlar!

Prof. Dr. Özcan Yeniçeri / Asalet Ölünce Rezalet Dirilir!

İnsandılar, evlattılar ve çocuklar kadar günahsızdılar: günü değil geleceği, geçiciliğe değil kalıcılığa inanmışlardı. Hakkın hakikatin peşindeydiler. Asla kafalarının mideleri tarafından yönetilmesine izin vermemişlerdi. Elbiseleri eski, kunduraları boyasız, mideleri boştu ama başları dikti. Zorbalara ve zorbalıklara pabuç bırakmayacak kadar yürekliydiler. Dik yürür, dik konuşur, yataklarından bile dik kalkarlardı. Dimdik adamdılar. Değerleri vardı, değerliydiler. İdealleri vardı idealisttiler. Bıyıkları vardı erkektiler. Onlar ülkücüydüler…
Gençtiler, genceciktiler, fidan gibi çocuklardı, onlar. Fikirler, idealler ve ütopyalar bakımdan zengin; mal/mülk, makam/iktidar, şan/şöhret, eğlence/zevk bakımından fakirdiler. İyi tarif edilmiş bir davaları, düzene karşı ürettikleri bir tezleri, ülkeyle ilgili iddiaları, değerlere yönelik idealleri ve hepsinden de önemlisi sarsılmaz iradeleri vardı.
Toplumdular, toplumdandılar: Köprü altlarında yatanından bali çekenine, hakları gasp edileninden ilaç parası bulamadığı için sancıdan kıvrananına kadar herkesin kederleriyle kederlenirlerdi.
Milliydiler, millettendiler: Nerede bir "Türkiye kurtarma" toplantısı varsa oraya koşarlardı. Sabahlara kadar ülkeyi "geri bırakılmış olmaktan", nesilleri de "geri bıraktırılmışlıktan nasıl kurtarılacağını tartışırlardı. Bitmek, tükenmek bilmeyen tartışmalar günün ışımasına kadar sürerdi.
Ev ev, sokak sokak, okul okul, kahve kahve ülkenin her yanında koruma nöbetleri tutarlardı. Başkalarına özenmez, yabandan da emir almazlardı. Kendi türkülerini söyler, kendi şarkılarını dinlerlerdi.
"Kendi Gökkube"lerini kurmaya and içmişlerdi bu yönleriyle yüzde yüz milli idiler, yalnız kendi milletlerini değil ezilen, sömürülen ve işgal altında tutulan ulusların kaderiyle de ilgiliydiler. Onlar "Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi"ni bu bağlamda düşünüyorlardı. Yalnız Türk Dünyasına değil bütün Aleme de nizam vermek gibi bir ülküyü edinmişlerdi. Onun için ''Türk Dünya Nizamının Millî, İslamî ve İnsanî Esasları''nı okumamış adate içmişlerdi.
Yazılı olmayan evrensel bir sözleşme; kendiliğinden oluşan ve bütün ülkücülerin iradelerini yansıtan bir strateji olarak ortaya çıkmıştı. Öncelik Türkiye''yi kalkındırarak gerilikten, cehaletten kurtarmak ardından Türk Dünyasını kurmak ve nihayet ''Türk Dünya Nizamının Millî, İslamî ve İnsanî Esasları''nı evren boyutunda yaygınlaştırmak.
Halbuki Evren''nin sahipleri vardı. İki defa Dünyayı paylaşma savaşı vermiş olanların kazandıkları mevzilerden geri adım atmaları söz konusu olamazdı. Onlar, "Bizim Çocuklar" dediği yabancılaşmış yerlileri derhal devreye sokmuşlardı. Ortamlar olgunlaştırılmış zamana da uyarlanmıştı.
"Aylardan Ağustos/Günlerden Cuma" değildi. Aylardan Eylül, günlerden de onikisiydi. Eylül ayı yalnızca baharı sona erdiren bir ay olmadığını kanıtlayacaktı. Eylül ayında yalnız yeşillerin yerini sarı alır. Tabiat kendisini saran yeşil örtüden bu ayda kurtulur. Fırtınalar hortuma bu ayda dönüşür. Kısacası mevsimin de insanların da sarsıldığı bir aydır Eylül.
Eylül ayının en hazini yukardaki şartlarla birlikte böyle arz-ı endam eyledi. Devir dönmüştü. Her şey tersinden okunuyordu. Türkiye arasat meydanına dönmüştü. Yaban içeri yerli dışarı, çıkar endeksli davrananlar devlete; değer eksenli davrananlar zindana dönemi başlamıştı. Zor zamanlar yaşanıyordu. Dosta dostluğunu gösterme zamanı değildi. Sonuçta göz gözü görmez, söz sözü anlatamaz bir yapı tepeden tırnağa her yanı sarmıştı.
Erdem adına, onur hesabına ne kadar değer varsa hepsini toplayıp bir torbaya tıktılar. Sahiplerini de zindanlara attılar. Vurguladılar, sorguladılar, yaraladılar ve yargıladılar. Sosyolojiyi bırakıp Aritmetiği devreye soktular. Parmak hesabı ile bir soldan bir de sağdan diyerek dar ağaçları kurdular.
Değerleri, ilkeleri ve erdemleri suç aracı olarak nitelendirilip mahkum ettiler. Helal süt emmiş ne kadar idealist varsa hepsinin emdikleri sütleri burnundan getirdiler. Eylemler değil idealleri yargıladılar.
İpe çekilenler insanlar değil ideallerdi. İşkence görenler de bedenlerden daha çok düşüncelerdi. Dar ağacından indirilen idealler bir daha dirilmeyecek şekilde mezarlara onları taşıyanlarla birlikte gömülmüştü.
Son zamanlarda yaşanan rezaletler planlı bir yozlaşmaya doğru doğal bir gidişatı yansıtmaktadır. Asalet ölünce rezalet dirilmiştir. Hepsi bu…

Mehmet Aycı / Uyku Adası

Suya düşen bir yaprağız… Su bir ninniden ibaret, dünya bir ninniden… Bildiğiniz ninni!

Herkes için bir söz var dilimizde; vakti gelince söyleyeceğiz… Her şey için bir söz!

O vakti getirmek dilimizin ucunda: Aya baksak da, aynaya baksak da gördüğümüz aynı. Gözleri giysilerde kalanlar arasından itinayla ayırıyoruz kendimizi. Herkesin binlerce giysisi var. Herkes binlerce giysi! Herkes kendini saklıyor neyi sakladığını bilmeden. Herkes giysilerini kendi sanıyor. Herkes giysiler içinde kayboluyor. Dilimizin giysilerine sığınıyoruz, yalnızlığımıza…

Yalnızlıktan kurtulmak için nice yollar öğütleyen dünyaya sen dişisin diyoruz. Bütün dişiliğiyle kuşatıyor bizi sevgilimiz; bütün dişiliğiyle, nefesimiz kesilinceye, kanımız yılkılar gibi soluk soluğa kalıncaya kadar bizimle oynaşıyor. Kadınların bir ada olduğunu, onlara çekilmemiz, onlara sığınmamız, kendimizi onlarda unutmamızı öğütleyen bilge yanımız da kurtaramıyor bizi yalnızlıktan. Bir kadını bütün yalnızlıklarından kurtarmaya yetecek kadar bereketli olan aşk yalnızca susuzluğumuzu artırıyor; suskunluğumuzu; yani yalnızlığımızı…

Suya düşen bir yaprağız. Gidebildiğimiz yere kadar gidiyoruz. Bu gidebilme eylemini bize su bağışlıyor. Kıyıda, herhangi bir köşecikte ayrılabiliriz ırmaktan. Yem olabiliriz! Muhteşem bir gemi olabiliriz bir karıncaya… Oltaya takılabiliriz… Bunlar bizim suda tek başına, yalnız bir yaprak oluşumuzu değiştirmeye yetmiyor… İyi ki suda bir yaprak değiliz tesellisi yalnızca teselli. Suda bir yaprağız kardeşlerim; çığlığımızı kendimize duyurmakta bile zorlanıyoruz. Suyun sesi kuşatıyor dünyamızı…

Çocuklarız… (yalnızlığımızdan mı yoksa?) bir oyun kuruyoruz kendimize… Bir iş, bir geçim kaynağı, bir yuva, bir çocuk… Tanrım ne yaman oyuncakların var… Bize yalnızlığı unutturmak için şen şakrak yarattığın dünya, doğru, çocuklarının işine ne kadar da yarıyor! Sanki binlerce yıldır bu sürgün yatağında eğleşiyorlarmış gibi, eğleniyorlarmış gibi, giysileri evet yalnızca giysileri eskimeyecekmiş gibi, oyuncakları ellerinden alınmayacakmış gibi yalnızlığın acı tadına varmayacaklarmış gibi yaşıyorlar. Olan bize oluyor kardeşlerim; her saniye tükeniyoruz… Onlar da tükeniyor yalnız, bu tükenişlerini bilmiyorlar. Biz, onların tükenişlerinden sağlam bir tanıklık tarihi çıkarıyoruz; tanıdıkça, tanık oldukça uzaklaşıyoruz dünyadan… tanıdıkça öğreniyoruz dilinin altındaki bakla nedir dünyanın… Tanıdıkça anlıyoruz yalnızlık nasıl bir şey. Bir ada keşfetmek için tehlikeli derinlikleri dolaşıyoruz; aklın kıyılarını yokluyoruz; aşkın ulaşılmaz kıyılarını!...

Bileklerinde karanfil açan çocukları daha iyi anlıyoruz; dalgın sonsuzluk yolcularını. Hayatı büyük bir cesaretle, bilerek unutuyorlar… Bilerek koşuyorlar ateşe. Küllerini elleriyle rüzgara veriyorlar. Tanrım, ne serin bir uykuya ne sıcak bir kapıdan giriyorlar. Yalnız biz kalıyoruz.

Bizli konuştuğuna bakmayın şairin; yalnızca ben konuşuyorum; Mehmet Aycı konuşuyor. Biz de böyle konuşsaydık diye içinizden geçenleri okuyor ve sizi de bu okuma günahına bile isteye ortak ediyorum. Az şey mi, söylediklerimde kendi yalnızlığınızdan bir şeyler buluyorsunuz.

Cuma, Ekim 14, 2005

Ali Şeriati / Kevir’den

Gözleri bulut rengindeydi, yok, melekût rengindeydi, atmosfer, kurşuni ilksizlik sabahı rengindeydi, ruh... Rengindeydi. Haaa! Anladım; gözleri tümüyle ruh rengindeydi, ruh ne renktedir? Ruh mu? Bilmeyecek ne var?

Ruh tümden ne renktedir, ne renktedir... Onun gözleri rengindedir.Buğu ne renktedir? Onun gözleri renginde değil midir? Gözleriyle düş kuruyor, gözleriyle düşünüyor gibiydi, gözlerinin bir yerler gördüğünü sanmıyorum

Ben şimdi düşlemimde bir odağa dalmışım, gözlerim durgun bir delinin gözleri gibi gizemli bir korku içinde göremez olmuş, kıpırdamaz olmuş, açılıp kapanmayı unutmuştur.

Yanılmayasınız, bunlar birilerine ilişkin söyleyerek duymasını istemediğimiz sözlerden değildir, yok, bunlar bir şey değil, buna benzer söz çoktur, çok da değersizdir, herkesin böyle sözleri olur, birilerine, bir seslenilene söylenecek sözlerden söz ediyoruz biz, ondan başkasına söylenemeyecek, ondan başkasına söylenememesi gereken, bununla birlikte onundaduymaması gereken sözler, yüce, güzel tatlı sözler bunlardır, seslenilenin bile namahrem olduğu sözler!

Bu nasıl söz? Bu nasıl seslenilen?Bulunmadıklarında bulunduklarından daha çok "var olan" kimseler! Yer yer duymamaları gereken sözlerin seslenileni olan kimseler bunlardır işte, kendileriyle hep konuşur durumda olduğunuz kimseler bunlardır, güzel sözlerimizi de bunlara söyleriz hep, duymalarını istemediğimiz sözleri, hep yazıp ta göndermediğimiz mektupları da bunlara yazarız.Özgün sözler, "duyulmak" için söylenen sözler değildir, "söylenmek" için söylenen sözlerdir. Özgün yazılar "okunmak" için yazılan yazılar değildir, "yazılmak" için yazılan yazılardır.

Kuşlara benzer duygular. Nereden gelir bilinmez. Kâh çığlık çığlıktır, kâh sesleri işitilmez. Bağrında güneşler tutuşmuyorsa selamlayıp geçerler seni. Kuşlar soğuk iklimi sevmez.Aşk sevenin içinde varolan bir güçtür. Kendisini sevgiliye çeker. Oysa sevgi sevilende varolan bir albenidir. Seveni sevilene götürür. Aşk, sevgiliye egemenliktir. Oysa sevgi, sevilende yok olma susuzluğudur.

Birden içime şu korkunç soru düşüvermişti: "Ben hangiyim?"Ruhunun bu kaygıyı duyumsayabilecek oranda büyük, geniş olduğunu düşünüyorum. Kişinin kendini kendi içinde yitirmesinden daha korkunç ne olabilir? Kişinin kendi içinde... ne desem?.. Kendisiyle iç içe olmuş, kendilerini kendisi gibi göstermiş... Yabancılar olmasından daha büyük bir yıpranış olabilir mi? Şimdi ben kim olduğumu bilmiyorum... ne korkunç!

İçine bir yeraltı su geçidi gerek senin
İğretilere kapın açılmasın diye senin
Evin içinde bulunan bir su testisi bile
Dıştan gelen bir ırmaktan iyi senin için

Çok ilginç! O var iken görmüyordum, o çağırıyor iken işitmiyordum... Ben görmeye başladığımda o yoktu... Ben işitmeye başladığımda o çağırmıyordu... Soğuk, duru bir pınar, senin karşında coşmakta, çağırmakta, inlemekteyken, sende suyun değil, ateşin susuzluğunu çekiyor iken, pınarın kurumasıyla birlikte, pınarın, senin susuzluğunu çektiğin o ateşten boşalıp buğulaşarak boşluğa uçmasıyla birlikte böylece ateşin, çöle saldırarak onu kendi içerisinde eritmesiyle, yerden ateş bitip, gökten ateş yağmasıyla birlikte senin ateşin değil suyun susuzluğunu çekmeye başlaman, sonra da varoldukça senin yokluğunun üzüntüsüyle eriyen kimsenin yokluğunun üzüntüsüyle bir yaşam boyu erimen ne üzücüdür!

"Var olmak", dar, karanlık bir hücredir; kapısı ölüm, penceresi yaşamdır, pencerelerini bulmamış olanlar ya da yalnız "var olmak"la yetinecek ölçüde "az" olanlar ile bu "az olmak" tan biraz çok olmaları ya da çok duruma gelenler intiharın kurtarıcı yardımıyla, kapıyı açar, kurtuluşa doğru kaçarlar.

"İnsan" olma "bilme" ile gerçekleşmektedir. Bunun en yüce belirginliği de kendini bilmedir. "Kendini bilme "ne rastlantısal olarak, ne de daha önceki bir kararlaştırma ile ve ne de gaybi ilham, kalbi duyumsama veya iç ışıması ile olur. Başkası (L'autrui) ile yürüttüğü ilişkilerinden yola çıkarak insan, "ben" (Lemoi)e ulaşmaktadır. "Başka" olanı tanımakla ve duyumsamakla "kendisi"ni keşfetmektedir.

“Sultan Ülke”den küresel köleliğe / Olcay Yazıcı

Ülkenin esas meselesi ne ekonomik kriz, ne de siyasî istikrarsızlıktır. Esas vahim mesele ülkedeki “şahsiyet krizidir!” Zihniyet krizidir. Sosyal ve ahlâkî çözülme krizidir. Kültür parçalanmışlığı krizidir. Şuursuzca “medeniyet değiştirme macerasına” atılan sürü idraklerin tutulduğu “yön belirleme/doğrusu belirleyememe buhranıdır!” Kimlik yalpalamasıdır.

Ülkenin esas meselesi ne ekonomik kriz, ne de siyasî istikrarsızlıktır. Esas vahim mesele ülkedeki “şahsiyet krizidir!” Zihniyet krizidir. Sosyal ve ahlâkî çözülme krizidir. Kültür parçalanmışlığı krizidir. Şuursuzca “medeniyet değiştirme macerasına” atılan sürü idraklerin tutulduğu “yön belirleme/doğrusu belirleyememe buhranıdır!” Kimlik yalpalamasıdır.

Binlerce yıllık insanlık birikiminin, bir o kadar süreçten süzülerek, saydamlaşarak gelen erdemlilik öğretilerinin/kutsal metinlerin terk edilerek; iç güdü özgürlüğü içinde, gulu gulu kabilesinin alt seviyesine düşme alçalışının ruh kaybıdır, yaşanılan sıkıntıların kökenindeki temel “temelsizlik!” Ameliyat masasına yatırılması ve acil çözüm bulunması gereken asıl mesele budur işte.

Elbette ki, iktisadı küçümsemek, göz ardı etmek mümkün değil. İnsanımız aç, bî ilâç! Üretim durmuş. İşyerleri kapanmış. Çiftçi perişan. Bu acı manzaraya rağmen, maddî açlığı aile dayanışmasıyla, eş dost desteğiyle aşarız da; manevî açlığı gidermek ve şahsiyet krizinden çıkmak çok zor. Çünkü bugünkü noktaya uzun yıllara varan bir bozguncu süreç neticesinde gelindi. İyileşmek için bir o kadar zaman ister ki, beklemeye sabrımız yok. Taviz vere vere normalin, bize özgü hayat tarzının dışına itildik. Düşünün ki, “saçını göstermekten utanan geleneksel Türk kadın tipinin yerini, şimdi en mahrem bölgelerinden olan “göbeğini göstermekten bile hicap duymayan modern(!), çağdaş (!) kadın tipi aldı.

Her boyutuyla, kendimiz olmaktan çıktık. Şimdi siz ayıptan, günahtan, utançtan; bize has üsluplu yaşamaktan; nezaketten, dürüstlükten, dostluktan, kısaca mücerret değerlerden söz ettiniz mi, tuhaf karşılanıyorsunuz. Bir toplum ki, alçalışın bütün kapıları ardına kadar açık, ama yükselişin ve yücelişin yolları dikenli tellerle, eli kırbaçlı bekçilerle çevrili.

Karanlık işlerden pek anlamam. Ama bugünlerde okuduğum kitap, “milletleri soysuzlaştırma projesinin” karanlık dehlizlerine ışık tutuyor. Cevat Rıfat Atilhan’ın kaleme aldığı, “Gizli Devlet ve Fesat Programı” isimli bu kitapçık, küçük hacmine rağmen, dünyayı kuşatacak bilgiler ihtiva ediyor. Ne hikmetse(!) yaşadığımız ekonomik, sosyal, siyasî ve ahlakî çöküşle, anlatılanlar arasında müthiş bir paralellik, şaşırtıcı bir benzerlik, hatta sanki aynilik var:“Siyaset ve politikanın, ahlâk ve faziletle hiçbir münasebeti yoktur. Hükümlerimizi yürütmek istediğimiz her zaman, hile ve riyaya başvurmalıyız!” (S. 54. Gerçekte bu bir Yahudi stratejisi. Fakat ne yazık ki “bizimkiler” de onlarla “aynı silahı” kullanıyor, aynı metodu uyguluyor.) Devamında ise şöyle deniliyor: “Ahlâk ve mukaddesatını çürüttüğümüz cemiyetlere öyle bir istikamet vermeliyiz ki, orada yaşamak ancak namussuzluk, hırsızlık ve yankesicilik sayesinde mümkün olabilsin!” (S.59/61) Benzerliğin siz de farkındasınız değil mi?

KENDİMİZ OLMAKTAN NASIL ÇIKTIK?

Sorgulamamız ve müsebbiplerini yargılamamız gereken asıl mesele budur işte: “Biz kimdik ve kendimiz olmaktan nasıl çıktık!?” (Eğitim ve Kültür Trajedimiz kitabında bu meseleler enine-boyuna irdeleniyor. Fakat kim okur, kim dinler varak-ı mührü vefayı?) İlk sapmalar, ilk kopmalar ve farklı kültür(süzlük) vadilerine doğru şuursuz sürü sürüngenliği ile nasıl süzüldük? Bu çark edişte dış güçlerin rolü ne idi ve biz bu tuzağa nasıl düştük? Bu “şahsiyetsizlik” yaftasını nasıl kabullendik, nasıl vicdanımıza sindirdik? Bütün çekişme ve çatışmalarına rağmen “büyük insanlık nehri”, iyiye, güzele, erdemli olana doğru bir seyir takip eder/etmelidir/edecek. İlerleme, gelişme, dönüşme, kemâle ererek evrilme; muasır olma ve ilkellikten arınma, ancak bu nizam içerisinde mümkündür. Ne oldu da, bu insanlık nehri tersine akmaya başladı? İnsanlar da hazan yaprakları gibi, “ne oluyoruz, nereye gidiyoruz, yönümüz, kıblemiz bu taraf değildi!” diye sormadan/olup biteni sorgulamadan/idrakini kullanmadan bu akışa uydular.

Diyelim ki, yığının yargısı çok muhkem, çok derin, çok kavi değil. Peki ya siz kanat önderlerine ne oldu? Topluma yön (vazgeçtim misyondan, vizyondan, bunlar içi doldurulmamış boş teneke takırtısı), gaye ve hedef göstermesi gereken mercilere/üst ricale ne oldu? Neden karşı çıkmadılar bu yoz, bu esfel gidişe? Bu “dik sürüngenliğe.” Tam tersine, “Uluslararası hafıza silme ve şahsiyetsizleştirme merkezi” önünde kuyruğa girerek, onursuz bir değişim projesine çarçabuk entegre oldular.

ALTAN GELEN SUSKUN ÇIĞLIĞI

Bilmem duyuyor musunuz, toplumun alt katmanlarından müthiş bir çığlık yükseliyor. Bugün gelinen noktadan hiç kimse memnun değil, hoşnut değil. Bu bulamaç durumdan razı değil. Tabii ki insan var olduğu günden beri iyi ile kötü, güzel ile çirkin, ahlâklı ile ahlâksız; namuslu ile namussuz, madde ile mânâ, para ile şahsiyet, makam ile gönül yüceliği; aşk ile ateş, helâl ile haram, dost ile düşman, ölüm ile dirim; barış ile kavga, sapkınlık ile tevekkül, isyan ile sabır, cennet ile cehennem arasında denenmiş; sınanmıştır ve sürekli sınanmaya da devam edecektir. İnsan, tercihinden sorumlu olduğu için, rahmetli Arvasî’nin öz deyişi ile “çatallı bir yol ağzında” bırakılmış ve kendisine “seç!” denilmiştir. Çünkü, gerek yeryüzünde, gerekse öte dünyada hakkındaki hükmü bu seçme/bu tercih belirleyecektir. Bu yüzden “seçmek” insan olmanın en belirleyici vasfıdır. Çünkü insan “seçtiği”dir! Seçtiği neyse, odur. Bunun için, geriye, kendimiz olduğumuz zamanlardaki fotoğraflarımıza iyice bakıp, neyi “seçmemiz” gerekirken, neyi “seçtiğimizi” ve nerede “tercih hatası” yaptığımızı bulmalıyız.

Şu anki kimliğimizle, olmamız gereken alî kimlik arasındaki uçurumu fark ve idrak edip, ışık hızıyla oraya, “kendimiz olma keyfiyetinin merkezine, şahsiyet eksenimize” dönmeliyiz. Mesele inancının, kültürünün ve bunların toplamından meydana gelen “medeniyetinin insanı olmak” meselesidir. Erdem de, özgünlük de, şahsiyet de, haysiyet de budur. Unutmayınız ki, size şeref kazandıracak statü, “global köyün, yurdundan sürgün edilmiş ziyan satıcısı” olmak değil, kendi köyünün, kendi toprağının efendisi olmaktır. Tabii ki, gerektiğinde bu global çarşıya da çıkacaksınız/çıkacağız. (Nazif Gürdoğan hocanın deyişiyle, ‘müteşebbisler günümüzün Alperenleri, Fatihleridir!’) Ama hilâl desenli heybenizde kendi renklerinizi, gül kokulu dağarcığınızda kendi ölümsüz/tılsımlı sözlerinizi taşıyarak yapmalısınız bunu. Sadece bir “eşya ve ürün satıcısı” olarak giderseniz, o çarşıda varlık gösteremez; o “karışım” içinde yok olur, silinirsiniz. Alî varlığınızı muhafaza edemezsiniz. Çünkü, siz sadece bir “alıcı/satıcı” değilsiniz. Esas sizin dünyaya “satacağınız/sunacağınız” çok değerli şeyler var. Çünkü, bütün perişanlığınıza ve şuursuzluğunuza rağmen, “kurtuluşun insanlığı kuşatan muştusu” sizsiniz/biziz! Bunu asla unutmayın ve taşıdığınız “misyonu, vizyonu” sakın ola küçümsemeyin.” Bu, ateşlenmeyi bekleyen potansiyel bir enerjidir!.. Bu silkiniş yolunda, “ilk kurşun”, “ilk kıvılcım “, “ilk adım” olabilene ne mutlu! Hazret-i Musa gibi “ateşi görecek” ve onu uyandıracak insan, ne kutlu insandır!..Hangi partinin tüzüğünde var bu “şahsiyet”, “medeniyet” ve “metafizik” sorgulaması? Oyumu ona vereceğim. Sizler de ona verin.Yok mu? Yoksa, tümden yok olsunlar! Zaten “amel” ve “emel”lerine göre nasiplerini alıyorlar. Fazla söze hacet yok.

Yaşadık, yaşıyoruz. Metafizikten, ahlâkî endişelerden bağımsız bir dünyanın yükselebildiği (af edersiniz) alçalabildiği nokta işte burası. Ey millet, razı mısınız bu manzaradan? Ey insan hoşnut musun bu çözülmeden/bu çürümeden/bu sosyal kokuşmadan? Cevabınız olumlu ise Allah kurtarsın; değilse siz toplumu bu şahsiyet krizinden, ölçülü ve erdemli yaşama düsturunun dışına itilmişlikten kurtarın. Sağınıza, solunuza bakmayın. Hiç kimseye, hiçbir kurum ve kuruluşa ümit bağlamayın. Kurtarıcı sizsiniz, (kurtarıcı biziz) başka kurtarıcı yok!

KUTLU TERKİBE DÖNÜŞ

Parçalanmış bir toplumda elbette idrakimiz de, irfanımız da, dağınık olacaktır. Cemiyetimiz sert kayalara, granit taşlara çarpılmış billur bir kâse gibi paramparça olmuştur. Bu zerreleri tek tek toplayıp, onları bir şahsiyet potasında yeniden eritip, eski kimliğine, eskimeyen muhteşem terkibine kavuşturmak yüce bir ruh ister. Oysa bu yoz çağ, bu yüce ruhun en büyük düşmanı. Tabii ki, bu üst boyuttaki sosyal çözülme ve şahsiyet kaybı aynı zamanda bir “ruh çözülmesi”ne de yol açmıştır. Top-yekun bir silkinmeye, toparlanmaya, üzerimizdeki ölü toprağını silkeleyerek dirilmeye, hafızamızı yenilemeye şiddetle ihtiyacımız var. Cemiyet bu acınası hâli ile, “var olmakla yok olmak” arasında bocalama dönemleri yaşarken, siyasetçiler toplumun bu “büyük çıkış” talebine hız ve ivme kazandırmak yerine, önüne set çekiyor. Büyük meseleyi görmezden gelerek, basit, popülist ve palyatif tekliflerle kış (ya da düş) uykusuna yatmış görünüyorlar. Tamamen siyasîleri suçlamak doğru değil tabii ki, bu bir bakış, duruş ve tercih meselesi. Bir sistem tıkanması. Toplumsal bir travma.

Bindiğimiz gemi su alıyor. Oturduğumuz gök-saray büyük yangınlarla çevrili. Varlığımız tehlikede. Ama beyler, oy hesabı peşinde. Ülke elden gidiyor, coğrafyası ile değil belki ama “millî kimliği” ile gidiyor. Kimsenin umurunda değil. Partim kurtulsun, milletvekilliğim gerçekleşsin, ferdî ikbalim ve siyasî istikbalim garantiye bağlansın gerisi önemli değil hesabı içinde tümü de. Seçmeni sürü yerine koymuşlar. Oyunu sandığa atmadan yönünü belirliyorlar.Temiz vatan evlatları saf saf gidip oy kullanacak; fakat sandıktan kendi istediği kişiler değil, liderlerin ya da “birilerinin”menfaatine uygun kişiler çıkacak. Öte yandan üçüncü dünya ülkelerine bile yakışmayacak, “hür iradeyi engelleme oyunları.” Ne bu çağa, ne de geçmişteki “Sultan Ülke”ye yakışmıyorsunuz beyler. Bu nasıl demokrasi? Bu nasıl âdâlet? Bu nasıl fazilet rejimi? Acil çözüm bekleyen ülke meseleleri yerli yerinde dururken, ortada bir sürü “siyaset mankeni” dolaşıyor. Fütursuzca, siyasî-sosyal mugalatalar üretiyorlar. Karşılıksız, gerçeklerden uzak, hayata uygulanabilirlikleri olmayan fanteziler sıralıyorlar. Pek de umurlarında değil sözün sağlamlığı, eğretiliği. Nasıl olsa arkalarına çaresiz esen bir kitle rüzgârı almışlar ya! Gerisi onları pek ilgilendirmiyor.

Sahte dünyanın, sahte hatipleri olarak konuşuyor da, konuşuyorlar. Sınırları başkaları tarafından belirlenmiş, meseleleri örtücü, gizleyici sahalarda güreşiyorlar. Şeytanın, besmeleden kaçması gibi ülke gerçeklerinden kaçıyorlar. Çünkü herkes “büyük güç”ten, “global şef”ten, “küresel Hitler”den ve “erki elinde bulunduran acımasız ağabeyden” korkuyor/çekiniyor.

İBRAHİM’E SU TAŞIYAN KARINCA

Bu minval üzere seçime gidilse ne, gidilmese ne? Bu “bizim olmayan” sahte ve yoz dünyada A veya B partisi kazanmış ne, kazanmamış ne? Radikal bir çözüm üretilip yürürlüğe konmadıkça, yabanın senfonisini yerine, kendi türkümüzü dillendirmedikçe, şahsiyetsizlik krizi ile haysiyetsizlik buhranı sürüp gidecek!..Oturup, “zaman içinde zaman halk eden” kudretin göndereceği “büyük kurtarıcıyı” ve önümüzde çığır açacak çağırıcıyı beklemeye koyulacağız. Biraz mistik, biraz miskin, biraz mücerret bir çıkış yolu gibi görünse de, başka çaremiz yok gibi. Acaba, Tanpınar bu ruh hâli içinde mi söyledi, “Doğu oturup beklemenin yeridir. Sabredersen her şey ayağına gelir!” veciz sözünü? Öyle de olsa size beklemeyi değil, “İki günü birbirine eş geçen ziyandadır!” ölçüsünün ışığında ve Nemrut tarafından ateşe atılan Hazret-i İbrahim’in ateşini söndürmek için su taşıyan karıncanın, (Biliyorum, benim taşıdığım su, bu büyük yangını söndürmeye yetmez. Fakat en azından, Allah indinde safımı belirtmiş olurum!, sözlerinin) ibreti ve hikmet-i mucibince hareket etmeyi ve “saflarınızı belirlemeyi” öneriyorum. Çünkü, “Sultan Ülke”nin muzaffer fertlerine, muhteşem mazilerini hafızalarından silerek, “global/küresel köyün şaşkın alıcısı” ve “gönüllü kölesi” olma tavrı, asla yakışmaz!..Bütün zorluklara rağmen, her türlü “çıkış ve çözümü” bu topraklarda, “medeniyetimizin ruh kökünde” aramak zorundayız. Bize şahsiyet ve erdem kazandıracak yol, işte bu yoldur.

Perşembe, Ekim 13, 2005

M. Naci Bostancı / Serseriliğe Övgü

SERSERİLİĞE ÖVGÜ

Bizim okur yazar serserilerimiz olmalı. Tam da kelimenin anlamındaki gibi, başını alıp diyar diyar gezenlerimiz olmalı. Hiçbir mekana, hiçbir makama, hiçbir kurumsal kimliğin "biz" bilincine takılmaksızın, ama her birine dışarıdan bakarak geçen, her birine dokunan, her birinin bağlılarıyla halleşip onlardan haberdar olan insanlarımız olmalı.

Hayatın tuhaf mantığı herkesi aidiyetleriyle barışın sonsuz dinginliğine çağırır. İç ve dış huzur, bulunduğun yerin bakış açısını bellemekle başlar. Ortak kimlikler hazır bir dil, hazır bir hayat, hazır bir giysi sunarlar; düşünüp şaşırmayalım diye tercih edilmesi gerekenlerin güzergahını işaretlerler. İyilerin ve kötülerin, doğruların ve yanlışların kol gezdiği bir dünyada hep iyilerin hep doğruların safında bulunduğumuzu düşlemenin inançlı hazzını verirler. Ötekileri de doğru yola çağırmanın, onlara hakikati göstermenin kurtarıcılığını bahşederek bu hayat içindeki anlamımızı takdis ederler. Kimliksiz yaşamak hiç olmak gibidir, içine girdiği her kabın şeklini alan su olmak gibidir, kimliksizlik, gözlerini, bakışını, hislerini kaybetmek gibidir.

Hepimiz geceleri kimliklerimize sarılarak uyur ve gerçek hayatın bir benzerini rüyalarımıza taşımaz mıyız? Oysa serserilik ortak kimliklere, onların güzergahlarına, onların gördürme ve hissettirme yeteneklerine meydan okumadır. Serserilik hep dışarıda olmak, çalınacak kapılardan, korunaklı evlerden, içinde bireyliğimizi kaybettiğimiz ortak kimlik tecrübelerinden uzak olmak demektir. Serserilik, gerçekle hayal edileni, şimdiyle öncesini ve sonrasını, burada varoluşla tarihin katmanları içinden çıkıp geleni bir arada kucaklayabilmek, "sahihlik" dediğimizin kaç kılığa dönüşerek karşımıza çıkabileceğini hayatın bir başka düzleminde okuyabilmek demektir.

Toplum muhayyel bir kurgu mu? Toplum diye bir "şey"den söz ederiz, ancak genellikle onun muhayyel bir kurgu olduğunu ıskalarız. Toplum, ilişkilerimizin ürünü olarak zihnimizde oluşan, kimi zaman çatıştığımız, kimi zaman uzlaştığımız kimi zaman ise kendisine mesafeli durduğumuz bir imgedir. Biz de böylece çatışan, uzlaşan, mesafeli duran bir özne olarak başkalarının zihnindeki "toplum"un inşasına katılırız. Toplum, inançların, değerlerin, çıkarların bir eleğim sağması olarak karşımıza çıkar ve bize benzerlikler kadar farklılıkların da o en temeldeki insani kaynaktan aynı şekilde beslenerek oluştuğunu gösterir. Biliriz ki "toplum"lar da daha büyük bir toplumun parçalarıdır. Ağlama duvarının önündeki Yahudi, Hz. Meryem heykelinin önünde diz çökmüş Hıristiyan, dünyanın neresinde olursa olsun Kabe'ye yüzünü dönmüş Müslüman, "inanma"ya ilişkin benzer bir tecrübenin yolculuğunu yaparlar. Yeryüzündeki tüm milliyetçilikler benzer bir dil, duyarlılık ve yüceltme ile bağlılarına seslenirler. Ruhanilik ve mistik dokunuş, her tehlike çağrısının, her kritik hayat oyununun damarlarında dolaşır.

Serseri, bütün bu dönüp dolaşmaların izini süren, kendini toplumun bir benzeri kılmaya çalışan kişidir. Eğer toplumsal varoluşun muadili bir insan mümkün olsaydı, herhalde en büyük serseri o olurdu. Serserinin karşılığı olarak flaneur ilham verici bir karakter olabilir. Benjamin, 19. yüzyılın ortalarında Paris pasajlarında "aylak aylak" dolaşan flaneur'u çarpıcı bir şekilde ortaya koyar: "Flaneur, işi gücü olmayan birinin kişiliğine bürünerek gezinir; böylece insanları birer uzman yapan işbölümünü de protesto etmiş olur. Bunun yanı sıra insanların iş güç peşinde koşturup durmalarını da protesto eder. 1840'larda pasajlarda kaplumbağa gezdirmek, bir süre için kibarlığın gereklerinden sayılmıştır. Flaneur, kendini kaplumbağaların temposuna uydurmaktan hoşlanırdı. Eğer ona kalsaydı, ilerlemenin böyle adımlarla sürmesini isterdi. Gel gelelim son söz onun değil, "Flaneurlük son bulsun"u parolaya dönüştüren Taylor'un oldu". (Benjamin, Pasajlar, YKY, 129- 130;1995)

Herhangi bir işin gücün sahibi olan kişi, o dünyaya ait ilişkilerin, dilin, bakış açısının, gündelik hayat pratiğinin içine gömülüdür. Tüccar, ticaretin dışındaki hayatı mesleğinin jargonuna dönüştürerek kendisi için anlaşılır kılar ve başkalarına da o pencereden yansıtır. İşçi, memur, siyasetçi sınırlı bir beşeri coğrafyanın örgütlü dünyası içinde havayı solur ve kendini o örgütlü yapının bir parçası kılar.

Politik, kültürel kimlikler, dil ve hayat pratikleri kişi için sadece bir sığınak değil aynı zamanda bir hapishanedir. Oysa hayatın bütünlüğü, bu meslekleri, bu örgütlü yapıları ve bu dilleri kapsayan, hepsini bir araya getiren, hepsinin kendisiyle ve birbiriyle kurduğu karmaşık ilişkileri kavrayabilmek için dışarıda kalan, bir gözün odağında toplanır. Pasajların parlak vitrinlerine, kaplumbağa hızının ayrıntılı bir şekilde görmeye izin veren perspektifinden nüfuz eden flaneur, akıp giden kitlelerden farklı olarak, modernliğin büyük laflarının arkasında yatan somut hakikati görme imkanını bulan kişidir. Vitrinde yan yatırılmış bir elbise, ışığa göre yerleştirilmiş bir mutfak gereci, rasgele dağıtıldığı izlenimi verilmek istenen hediyelik eşyalar modern kafanın kitaplarda olmayan ruhunu flaneura sunar. Flaneur, mesleklerin, işin gücün dışında kalan "özgür" kafası ve herhangi bir dil öbeğine ait olmayan karma diliyle tüm bu "şey"leri, hep birlikte ait oldukları düzlem üzerinden okur.

Bir kutsal ilke olarak hız Ve elbette "hız" modernliğin taptığı yeni kutsal ilkedir. İşler daha hızlı yapılmalı, haberler daha hızlı aktarılmalı, iletişim hız kazanmalı, ulaşım mümkünse "ışınlanma" ile gerçekleştirilmeli vs. Oysa hız, renkleri birbirinin içine geçirerek hepsini sarı benzeri bir renkte toplayan Newton'un çarkı gibi dünyanın da gerçekliğini dönüştürür, yaşama anlam veren katmanları üst üste geçirerek ondan, artık ne işe yarayacağını bilemediğimiz "hız" adına katlanılamaz bir anlamsızlık üretir. İşte serseri bu hızı da reddeden, yapacak bir işi, gidecek bir yeri olmadığı için hızdan vareste bir şekilde "şimdi olup biteni de gerçekliğinde" yaşayan kişidir.

Serserinin dingin ruhundaki dünya hakikatini anlamak için, bir an, telaş ve kan ter içinde yetişmeye çalıştığımız bir gişenin önüne tam kapandığı vakitte geldiğimizi düşünelim. Yapılacak bir şey kalmamıştır. Derin bir soluklanmayla durur, şaşkın şaşkın çevremize bakar ve nihayet, biraz önceki koşuşturmanın görünmez kıldığı dünyayı fark ederiz. Kendi hakikati ve yavaş ritmi içinde çok gerçek bir dünya vardır karşımızda. O zaman tüm telaşımıza rağmen yetişemeyişimizin öfkesini bu gerçek dünyanın yavaşça kendine aldığını, şimdi görünür olan çıplak gerçeğiyle bizi başka bir şekilde büyülediğini ve sakinleştirdiğini hissederiz.

Yanılsamanın yerini şimdi dünyanın gerçekliği doldurmaktadır. İşte serseri "bize" rağmen her zaman bu hissedişin insanıdır. Yine de şunu biliyoruz. Bir toplumda herkes okur yazar serseriler olamaz. Elbette meslekler, kimlikler, inançlar olacak, dil öbekleri bulunacak, içinde yaşadıkları maddi şartlara gömülü "sınıf"lar parçalı gerçeklikleriyle toplumda yerlerini alacaklar. Sorun, bütün bunların yanında bir ortak vicdanı dillendirecek, her kesime kendi gerçekliği üzerinde fikretmesine imkan verecek serserilerin de olup olmadığıdır. Onlar varlıklarıyla kesimlerin değil tam da ifade edildiği gibi "toplum"un vicdanını temsil ederler, "toplum" adına kesimler üzerinde bir aydınlanma işlevini yerine getirirler.

Serserilerden bahsederken dikkatli olunması gereken bir yan var. Benjamin'in dediği gibi bazen "Flaneur'ün kişiliğinde aydın, pazara çıkmış," olabilir. "Niyetinin pazarı görmek olduğunu söylerse de, aslında niyeti kendisine bir alıcı bulmaktır. Henüz koruyuculara sahip olduğu, ama pazarla da tanışmaya koyulduğu bu geçiş döneminde aydın, boheme olarak belirginleşir. Ekonomik konumunun belirsizliğine koşut olarak politik işlevi de belirsizdir…" (A.g.e., 87)

19. yüzyılın ortasındaki Paris'ten dönüp bize baktığımızda, serserilerimizin olmadığını ancak o kılığa girmeye çalışan bir hayli bohemin mevcut olduğunu görüyoruz. Yine de Türkiye modern dünyada soluklandıkça, serserilere uygun bir iklimin oluşacağından da ümit kesmemek gerekiyor.

Mehmet Naci Bostancı

Sezai Karakoç / Meydan Ortaya Çıktığında

I

-yürüyüş-

Ayağımı sürterek kente doğru geliyorum. Kentin silüeti bir beliriyor, bir kayboluyor. Güneş tepemi iyice yakıyor. Kafamda hiç tüy yok. Kafam, bir iskeletin kuru kafasıdır biliyorum. Ölmek, elbet kolay bir şey değil. Ölü olmak ve ayakları, iki kuru kemikten başka bir şey olmayan ayakları kente doğru sürüklemek kolay bir şey değil.
Göz çukurlarından gözsüz bakıyorum. Ve görüyorum. Etsiz ellerimle tutuyorum. Ayaklarım da toprağa değmekte ve dokunmaktadır. Ama nedir gördüğüm, tuttuğum ve dokunduğum? İskeletimle birlikte bir özü taşıyorum. Özümle görüyorum, tutuyor, dokunuyor ve kemiklerimi taşıyorum.

Kentten özümü attılar biliyorum. Törenle, kimileri de yalandan gerçekten gözyaşlarını dökerek, ama benden daha önce ölmüş olanların içtenliğinden çok ırak bir "güneş altı" veya "şemsiye" tiyatrosuyla birbirini aldatarak, dünyanın çekemeyip tez zamanda başından savdığı ağırlığımı bir zavallı tabuta yükleyerek, bu tabutu da rasgele kişilerin omuzlarından kaydırarak, içinden küfreden mezar kazmacı ve kürekçilerinin sabırsızlığıyla varlık yuvamızı uğuldatarak "öz"ümü attılar kentten.

Yıllar geçti. Anıldım, unutuldum; ve daha çok yanlışlarım anıldı. Yaşasın yanlışlarım. Beni unutturmayan onlar. Sonra gülünçlüklerim konuşuldu sırası geldikçe. Daha doğrusu çağrışım kanunu yeryüzünden kalkmamış olduğu için. Yaşasın çağrışım kanunu. Fakat, ne yanlışlıklarımın, ne de çağrışım kanununun bir önemi var!

Yüzyıllar geçse de, toprak kemiklerimden güçlü olsa da, mezar denen duvarlar kavurup dursa da beni, kendi anladığım bir varlık düzeyinde, yakıcı güneşin altında, "öz"ümü kente doğru sürüklüyorum.

Tekrar kente varabilir miyim? Bilmiyorum. Varsam bile kent yerinde kalmış mıdır? Olup biten değişiklikler onu kent olmaktan çıkarmış mıdır? Ama bulaşmış bir yumurta aklığında mıdır kent? Beni tekrar tabutuma döndürecek midir? Yoksa ben de bir metro kıyısına yerleştirebilir miyim kış günü ısınmaya, ateşe muhtaç göğdemi? Gölgemi güneşin boylu boyunca uzatmasına bırakabilir miyim? Gül koklayabilir miyim? Edebiyat tartışmalarına gidebilir miyim? Çocuklara öğreteceğim kelimeler kalmış mıdır? Ev onarabilir miyim? Nar koparabilir miyim ağaçtan? Saate durgun bir suya bakar gibi bakabilir miyim? İnsan yüzleri yanımdan otomobiller gibi akıp gider mi kentin büyük caddelerinde? Büyük kitapçılara girip kitapçı kızlardan korka korka kitap karıştırabilir miyim? Özgür dağlardan taşlar yuvarlayabilir miyim büyük nehirlere doğru?

Uzaktakilere, isimlerini kısaltarak ve sonu ooo... olacak şekilde kısaltarak bağırabilir miyim? Onları soframa çağırabilir miyim? Şu anda ayaklarımı kente doğru düzgün kesilmiş mezartaşlarının içinden şeffaf bir güç gibi geçirerek yaklaştırmak ve sürüklemek isterken bütün bu düşündüklerimden uçmuş birer hayal değil midir? Kente varır varmaz kent beni tekrar dışına fırlatmayacak mıdır? Ben bir kere ölmekle ona bu hakkı toptan vermiş olmuyor muyum? nasıl ispatlayacağım onun bu hakkının süreksizliğini? Belgesinin bir güne kadar geçerliğini. Sürgün günümün bittiğini nasıl ispatlayacağım? Kim anımsatacak onlara? Onlar unuttular "belge"lerin gününü tayin edenleri..

Mezarlık kentini küçümsediler. Yer sarsıntısından zaman zaman yıkılan kentlerin dramını görürler ve anlarlar da, ağlar ve sızlarlar da, mezarlık kentindeki kıyameti umursamazlar, düşünmezler bile. Burada ayaklarını sürüyenleri düşünmezler. Kılıçların üstünden kalblerini kaydıranları akıl edemezler.

Ah, süt, şarap ve su içenler! Biz çeşmesizleri düşünmeyenler! Dudakları bir "çeşme" özlemiyle çatlamış olanları, vaktiyle en sevdalı sözlerle aldatmış da olsalar, düşünmeyenler! Kendi yalancı çeşmelerinin içinden bakarak, tabiatın ucuz ışığından faydalanarak, "pahalı"lığın ne olduğundan habersiz olanlar! Ve bütün mutlulukları "habersiz olmak" olanlar...

Hem ben döndüğümde kent ne derece değişmiştir? Bunu bilmiyoruz ki? O da değişecek. Hem öyle değişecek ki kent, köy, dünya, ay ve yıldızlardan öte kurulu bir pazara dönüşecek. Ayakta bekleyenler, susanlar, meşale gibi tutuşanlar, yananlar ve yakanlar, petrol gibi tükenenler, şafak eskitenler, ikindi kemirenler pazarı. Kent diyorsam bir alışkanlık bu. Dilin haksız egemenliği. Yoksa hangi kent? Surlarını asurluların yıktığı, çamlarını asırların devirdiği, dolaylarında kadınların gebe kalmaz olduğu, neslin durduğu, dağların birbirine çarptığı, yıldızların körün göz akı gibi aktığı bir meydan bu. İşte ben ayaklarımı, suçlardan yapılmış sırça fırçalara sürüye sürüye, içimi kanata kanata o meydana doğru sürükleniyorum. O meydana doğru çekiliyorum.

Kimi zaman yeni gelmiş gibiyim. Ceviz ağaçlarının kokusu burnumdan gitmiyor. Sabahları annemin yaz bahçelerinde beni uyandırmak için adeta güneşle boğuştuğunu duyar gibi oluyorum. Güneş ve sinek. Gün doğmadan önce sinek; gün doğunca sinekle işbirlikçi güneş.

Derken anne sesi. Uyanmadan, daha önce yaşamamış veya o anda yaşamakta da olsa orada bulunmayan veya yakın bir süre sonra ölecek olan bir dostun hayal içi çağırışı. Fakat en gerçeği annenin çağırışı. Uyanmak ve uyandırılmak. Bu bende öyle bir iz bırakmış ki, şimdi bile boyuna uyandırılıyorum gibime geliyor. Hep sabah oluyor ve hep uyandırılıyorum. Fakat bir türlü uyanış bitmiyor. Bu kez annenin yerini "meydan" almış.

Meydan çağırıyor. Ve ben yanılmağa devam ederek onu bu "kent çağrısı"yla karıştırıyorum. "Meydan veya alan çağrısı", arşa veya yıldızların her birince iyice dağılmış olsa da zerrelerimin bana, iyi biliyorum. Güzelliğin öğretildiği gibi öğretilmiş. Hazreti İbrahimin dört tepeye koyup da bir tepeden çağırdığı kuş parçalarının koşarak gelip buluşması gibi "mahşer" meydanı çağırışına koşacaklarını biliyorum özümün ve zerrelerimin. Buğumun ve dumanlarımın. Engel olamam onlara. Hem niçin engel olacak mışım?

Dünya buluşması beni doyurmuş mudur? Bahçemizdeki incir ağaçlarından kopararak yediğimiz incirlerin lezzeti gibi bir lezzet de olsa dünya lezzeti, bu lezzet ve haz, değil mi ki, birbirlerinden doğan insanların arasında gidip gelen bir muştu olmuştu bir vakitler. Bir buluşmayı bir daha ummayayım?

Bir buluşmayı neden arzulamıyayım bir daha? Neden bir daha susamıyayım baba, anne, kardeş yüzüne. Ölmek, ağacın yaprağının dökülmesi midir? Çiçeğin düşmesi midir? Ağacın kökü ne olmuştur? Yemiş ve tohum hangi dünyadadır? Bütün iş, öldükten sonra bile ülküyü yitirmemekte; nasıl, akşam uyurken sabah kalkıp sürüyü çobana götüreceksin, bunu biliyorsun çocukken, böyle bir ülkün var senin.

Sen bundan bir fayda umuyorsun. Veya anne, baba korkusu ve sevgisiyle bunu yapıyorsun. Onun gibi ölürken de uyanış ülküsünü kaybetmemişsen, "diriliş"ten haberliysen, ta meydana çağrılacağın ana kadar, hep uyanacaksın, hep uyandırılacaksın. Hatta ölüm, bu çağrışın ilk anı, ilk pıhtısı, kabuğun ilk delinişi... İlk yargı türküsü. İlk fizikötesi çene.

Mehmet Aycı / İnce Ağrı Aşısı

İnce ağrı aşısı

Her çiçek bir yaradır içimizde… Bahçelerden eksik yanlarımıza sızı ırmakları akar; sızıdan ırmaklar… Sızıdan şehirler yaparız; kapıları sarmaşıktan görünmeyen saklı şehirler… Aşk kapımızda zehirli sarmaşıktır; yolu şehrimize düşmeyenler inceliklerden nasipsiz kalırlar. Aşk kalemiz, bahçemiz, sarmaşığımız, zehrimiz, masallar bağışlayan büyücümüz…
Aşktan gayrı hiçbir şey büyüleyemez ruhumuzu…
Şehrimizin sokakları her an tazelenir; her bakışımız yeniden mamur kılar o bahçeyi. Yaşamak yalnızca o bahçede(elbette, "Itırlı/Kokulu Bahçe" de evimize aittir…) anlam kazanır. O bahçede öğreniriz bir ağaç olmadığımızı; renkli bir kuş, yeni doğan bir kuzu olmadığımızı. O bahçeden biliriz ki hayat bildiğimiz gibi değildir; bilmediğimiz gibi de. O bahçeye kadınlardan açılan yüreğimiz ifşası ölüme çeken esrarlı dünyalara açılır, yeni bahçelere… Aşk'ın ilk halinden yalın haline bir yolculuktur çıktığımız; yalım haline…
Ruhumuz yandıkça bir ruhumuz olduğunu anlarız. Dayandığımız her yolculuk bizi yüreğimizin saklı bahçelerine götürür. O yolda, yolda kalmak bile bir basamaktır; hayatı yaşanmaya değer kılan anlamlı bir adımdır.
Cennetin göbeğinde cehennemi yaşadığımız olur. Ateşle dans ederiz, ateşle sevişiriz, ateşten düğünler kurarız rüyalar içre… Dünyalık dediğimiz şey; kül yığını giysilerimiz, külden kulelerimiz/evimiz…
Sahi, bir evimiz var mı yüreğimizden başka? Ödün evlerde yaşıyoruz; giysilerimiz altında, bir açtı altında, bir gökyüzü altında… Sığıntı olduğumuzu bilmemiz hakikati değiştirmiyor. Aşka tutunuyoruz ve adına yaşam diyoruz. Yangınlar çekiyoruz üzerimize varlığımızı anlamlı kılmak için.
Yanmadan arınmak olmuyor kardeşlerim. Yıkanmak, "soyunup duş almak bahar sevinçleriyle" yetmiyor. Dilimizi ateşe sürmeden anlayamıyoruz aşk nedir. Ateşten kanatlar ediniyoruz havalanmak için. Yürüsek topuklarımızdan dumanlar çıkıyor. En hafif halimizle, alışkanlık gereği, "Niye beni ateşlere yandırdın?"… "Yandım ateşine su Leyla, Leyla" … türküleri söylüyoruz. Vücudumuz şehri odlara yanmasa da…
Alan dışı parantez: (Adınız Çiğdem olabilir. Çiğdem, Tanrım, ne güzel isim. Adınız Nergis olabilir. Anneniz koymuştur. "İç"imiz ve "güdü"müz birleşerek kızların nergis olması gerektiğine karar vermiştir.Adınız Lale olabilir. Lale? Lale devri olmasa da, insanı sarhoş eden bir tarafı var lalenin. Adınız Manolya olabilir. Olsun, iyidir.Adınız Yasemin olabilir. Reyhan da olabilir. Yakışır.Adınız Çiçek olabilir. Gül de bir çiçek olabilir.Adınız Gül olabilir. Ne diyelim; "Gülü tarife ne hacet ne çiçektir biliriz")
Her çiçek bir yaradır içimizde. Tanrım, yanlarımızda sızılar var, güzel sızılar…

Pazartesi, Ekim 10, 2005

Yatağına Kırgın Irmaklar / Ahmet Turan ALKAN

“Gömmeden daha ölülerimizi
Alnından öptük toprağı
Ve ancak Bir savaş
böyle kaybedilir”
B. Demirci

Buruk bir hikâyedir bu; “denize düşen yağmurların” ahvâlini beyan eder. Yatağına kırgın ırmakların, kaldırımlara döşenen yâkutların, üstüne fermanlar yazılmayı beklerken bakkal defterliğine lâyık görülen “tabular rasa”nın meselidir; Bile bile aldanan, kaybettiğine değil aldatıldığına yanan ve neticede hesabı gülümseyerek imzalayan bir neslin inkisârıdır. O ne şâhane tegâfüldür o!

*
“Timsah”lar neslinin hikâyesidir”
*
“Sakal traşları mavi
ü Kırmızı bıyıkları biber…”
A.İlhan

“Bu da nereden çıktı” diye şaşmakta haklısınız; hikâye edilen toplulukla timsah kavramının hiçbir mantıklı illiyet bağı olmasa da tâbire karşı içimde kolay izah edilmeyen bir sempati belirdiğini söylemeliyim. Tâbiri ben bulmadım. Kimden duyduğumu da hatırlamıyorum. Sohbet esnasında bir dostum feleğin çemberinden geçmiş bir “devranzede”den bahsederken “eski timsahlardandır” deyip geçivermişti; neyi ve hangi vasıfları kasdettiğini hemen anlamış, “yahu bu timsah nedir, ne alâkası var, nereden çıktı” diye sormak gereğini bile duymamıştım. Teşbihte isâbet vardı; o eski timsahlardandı; Alayımız eski timsahlardandık!

*
Künc-i mihnette rakibâ bizi tenha sanma,
Yar ger sende yatursa elemi bende yatur
-Bağdatlı Ruhi-

Biliyorum onlar, yâni bir vakitler “timsah” nesline mensup olup, yürek çeperlerinde halâ bu milletin mukadderatını paylaşma heyecanı taşıyan o nesil, bu tâbire sahip çıkmayacaklardır; anlayışla karşılarım. Doğrusu bu ya timsahın sevimsizliği, yırtıcılığı ve ürküten görünüşü ile onlar arasında bir yakınlık kurmak için hayli insafsız ve o neslin serencâmından bîhaber olmak lazım gelir. Doğrudur; onların ışıklı yüzlerinde bir alamet-i farîka gibi parıldayan şecaat, samimiyet, diğerkâmlık ve iman vasıfları ile timsahın ürpertici tedaileri derin bir tenakuz teşkil ediyor. Geliniz bu tabirde mânidar bir benzerlik aramayınız; “timsahlık”, bir nesli serâpa heyecan ve enerji haline getiren o tarif edilemez beraberlik hissinin adı olsun; bir ekmeği bölüşmenin, bir battaniyeyi, bir endişeyi, bir ümidi paylaşmanın, birlikte ölümle cilveleşmenin diğer adı… Yirminci yüzyılın 70’le 80’li yılları arasına sıkışıp kalan genç insanların açık gözlerle gördüğü rüyânın “yorası” olsun. Aynı kitaplara baş koymuş delikanlıların derinden derine hissettiği mensubiyet şuurunun argo lisanıyla ifadesi; soğukkanlılıkla tartıldığında kardeşlikten, akrabalıktan ve hatta aşktan daha ağır gelen bir “karâbet” duygusu… İşte öyle bir şey!

*
“Hadi gülümse!”

Bu lakâbın derin sularında biraz da, yaşanmamış gençliklerin kaybına kahırlanmak ve hayıflanmak yerine onu ironik bir senfoni haline getirebilen nefis emniyetinin izlerini de bulabilirsiniz. İşte “timsah” kelimesi, bir neslin –şimdilerde saçları ağarmaya, dökülmeye başlamış bir delikanlı neslin- kendi tarihiyle övünmeye gerek duymadan ve ondan asla hicap etmeden yaşanmış gençliği ve yaşanmış tecrübeleri ile nasıl barışabildiğini, bir yerde o dâsıtânî menkîbe ile icabında nasıl dalga geçebildiğini de remzediyor.

*
“Öylesine karanlık ki gecemiz
Ha olmuş, ha olmamış penceremiz”
C.S. Tarancı

Onlar ki henüz şiire, romana, hikâyeye, musikiye, resime, sinemaya, hâsılı muhayyile sancısının o şâhâne dikkatine takılmadan gençliklerini tüketip sinn-i kemâlin gıcırdayan basamaklarına terfî ettiler. Belî, artık genç değiller, kırışmış alın çizgileri, ağaran şakakları, dökülen saçları ve bedenlerini şuradan buradan yoklamaya başlayan romatizma ağrıları ile bir nüfus sayımında Türkiye’nin “gençlik” ortalamasında yer almaktan çoktan vazgeçtiler; aslında hiç genç olmamışlardı, “gençlik” hallerinden ancak bir pîr-i fâniye yaraşan feragat ve istiğnâ hissiyle vazgeçmiş, taşıyabileceklerini bir an bile düşünmeksizin ellerini değil yüreklerini “taş”ın altına koymuşlardı; çoğu, o yükün altında ezildi, çoğu mecrûh çoğu mahpus kaldı ama hiç mahkûm olmadılar. Çoğunluk taşralıydı ama hesap bilmez değillerdi; kimselere hissettirmeden kendi içlerinde gördükleri hesabın ürkütücü bakıyyesini görüp kimselere renk vermediler; öğretilmemiş, tevârüs edilmiş bir asâletin emriyle gâhi kızılcık, gâhi keder, gâhi sabır, gâhi ecel şerbeti içtiler da bir dem olsun kan tükürmediler.

*
“Ve ben mekteplerinizde okudum;
Bir rivâyete göre adam oldum,
Bir rivâyete göre kayboldum”
-?-

“Ocak” kelimesinin Türkçedeki bütün güzel tedaileri biraraya gelip onlara mekân olmuştu. Ocaklarını çerden çöpten çattılar, ocaklarını tüttürdüler, ocaklarını uyandırdılar, darda kalınca ocaklarına düştüler, ocakları söndürüldü, ocaklarına incir ağaçları dikildi. Lâkin bir araya gelip de inşâ ettikleri bir ocak rûhu vardı; o rûhun ocağında kimse incir tutturamadı, yüreklerde bir yerlerde yanan o heyecânı kimse söndüremedi. Şimdi nerede bir ocak lâfı duysalar, kemiklerinin içinde ilikleri titrer o eski timsahların; ocaklı olmakla iftihar ederler, her birinin nâsiyesinde dâr-ı dünyada külfetten başka nimet getirmeyen bir ocak şehâdetnâmesinin mührü parıldar. Ocak: Ne mübârek tedâileri vardı bu kelimenin; ancak timsahlar bilir.

*
“Zalım felek bir yanımı zora getirdi”
Halk Türküsü

İşte bu yüzden onların hikâyesi, bilinen tahkiye cinslerine sığmıyor; trajedinin, komedinin, dramın üstünde pek farklı bir şey bu. Timsah lâfzının onları vasfederken bu kadar isabetle yaraşması ve bu kadar isabetsizce sakîl durması sebepsiz değil. Olsa olsa yıldızlarını çoktan söndürmüş bir gecede, seher yelinin keskin dağ yamaçlarına haykırdığı bir bozlağı andırır bu hikâye. Sesi, geceyi, rüzgârı ve gökyüzünü yırtarak yayılan bir bozlak; kelimelerini arayan bir çığlık, kadrajını bulamamış bir enerji fırtınası, henüz neyle ifade edileceği bilinmeyen bir hâlet. Timsahların hikâyesi henüz bitmedi; neresinden başlayacağımızı bir türlü kestiremeyişimiz bu yüzden. “Yağmur yağarken kimin ağladığı, kimin güldüğü belli olmaz” diyen frenk haklı; hükmü evvelâ tarihin vicdânı verecek, sonra da “Hesap günü”nün sahibi”

*
Salavat getirsin cemâlin gören
Karacaoğlan

Ve şimdi onlar, ciklet çıtırdatmak için halkedilmiş gibi duran malâyâni ağızların tükrük hokkası ittihaz edilmekte; hâşâ ki hâşâ; yel kayadan ne apara? Mağara insanlarının ateşi söndürmemek için gösterdiği ihtimama benzer bir dikkatle saklanan eski hınçların külü yeniden üflenmekte; timsah neslinden sayılması gerekirken müteakip performanslarıyla kertenkele bile denmeye değmez seciyelerin “vurun abalıya” korosunda yer almasında bilseniz ne nükteler var: Yıllarca timsah derisinden evrak çantası taşıyıp, timsah derisinden pabuç eskitenlerin “ben tam o esnada tuvaletteydim” bahânesine sığınması muhteşem. Hıncı kıvılcımlandırmak için tüketilen kertenkele üfürüklerinin bir yerlerde eski muhabbetleri tutuşturmasına ne buyrulur? Hâşâdır! Dinime dahleden keşke müselman olsadır! Geçmişle hesaplaşmak zaruri ise timsahlar gönül rahatlığı ve vicdan selâmeti ile masadaki yerlerini almaktan çekinmeyeceklerdir. Her firavuna bir İbrahimdir!

*
Kul olan aşka cihan beylerine eğmedi baş
Başka sultan-ı cihânsız gör’e kimin kuluyuz
Hayretî

Hüznü ve ızdırabı buruk bir tebessümle yıllarca aydınlık nâsiyelerinde gezdiren o nesil, bir milletin belki birkaç asırda bir kere nâdir ele geçirebildiği bir enerji köpüklenmesi. Onların her şeye rağmen yeterince vasıf kazanamamasının vebâli kimin üstüne yazılmalı; yabani ahlatın gölgesi bahçevanın fennine ve fendine galip gelmiştir; onlar meziyetlerine olduğu kadar zaaflarını da sahiplenecek derecede bir nefis selâmetine vâsıl olmuşlardır. Dehrin cilvesiyle dört bir yana savrulan o timsah nesli, yıllar boyunca başının çaresine bakmayı bilmiş amelelikten müstahdemliğe, esnaflıktan bürokratlığa, öğretmenlikten sanatkârlığa kadar her şûbede alnının akı ve teriyle kimselere yaslanmadan, ikbâl ve iltimas beklemeden evine ekmek götürebilme saadetini yaşamıştır; Onlar sadece Allah’a minnet eden bir nesildir.

*
“Bir bahar akşamı rasladım size!

Ve sen ey okuyucu; kelimelerin arasında yüreğinde bir yerlerde kımıldayan bir âşinâlık sezersen bil ki, timsahların nesliyle ayın zamanları bölüşmesen bilen sen de timsahın birisin. Timsah lâfzının soğuk tedailerine aldırış etme; bırak timsahların ezelî hüznü tenini buruştursun; bukalemunların kül üfürüklerine gülümseyip geçiver; kini canlandıran kıvılcım sevgiyi de uyandırır çünkü; nefret unutulur da muhabbet bâki kalır. Günün birinde “Türkiye” derken gözlerinin içinde aydınlık bir tebessümü uyandıran biriyle karşılaşırsan onunla derunî dilden musafaha et; o da bir timsahtır.

Ve “timsah” kelimesinin Türkçedeki tek kâfiyesi “Âh”tır; Âh!

Ahmet Turan Aklan
Yatağına Kırgın Irmaklar
Sayfa: 101-108
Ötüken Yayınları